Fener sokaklarında gezen ahşap oyuncaklar var 👉🏼#Ayı Bobo 🐻 #fener #simgeungor #oyuncak #woodart #woodtoys #instart #balat #bear
RMH

roma★
TVSTRANGERTHINGS
h

#extradirty
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year

JVL
Sade Olutola
wallacepolsom
Show & Tell
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ

if i look back, i am lost
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
taylor price

祝日 / Permanent Vacation

oozey mess

izzy's playlists!
almost home
Cosimo Galluzzi
d e v o n

seen from United States
seen from Germany
seen from United States

seen from Germany
seen from United States
seen from Israel
seen from United States
seen from United States

seen from Japan
seen from United States

seen from United States

seen from Finland

seen from Singapore

seen from Italy
seen from Mexico

seen from France

seen from Argentina

seen from France
seen from United States
seen from Poland
@summerofkatya
Fener sokaklarında gezen ahşap oyuncaklar var 👉🏼#Ayı Bobo 🐻 #fener #simgeungor #oyuncak #woodart #woodtoys #instart #balat #bear
Ahşaba elde çizimler... 🖋 #fener #rumlisesi⛪ #patrikhane #kızılmektep #orthadox #balat #fenerrumpatrikhanesi #sketching #artwork #instart
Mezata hazırlık bitiyordu #balat #fener #rumlisesi⛪ #kizilmektep #orthodox #art #instaart #sketching #artwork #pazar #mezat
Demet Sabancı'dan Arzu Sabancı'ya *hikayeli çizim #hediye #simgeungor #kişisel #çizim #art #sketch #artwork #blackandwhite #draw #handdrawing #instacool #arzusabancı #demetsabancı #pinko
Hikayemiz Ali Bey'den, çizimler benden... #kişiye #özel #çizimler... #Personalized #hand #drawing based on “your” #life stories 🖋 #sketch #ink #simgeungor.com (Istanbul, Turkey)
@mineatalar hanım tatildeyken biraz çalışalım🖌🖋😊 dükkan dedigin boş kalmaz biri gider oturur 😎👍🏼 #minush #drawing #shop #illustration #individual #art #storytelling #with #drawings (Fener- Balat)
Rodin'in, tüm dünyada felsefi düşünmenin simgesi haline gelen Düşünen Adam heykeli, zamanla bir sürü kopyası yapılan eser; Belçika, Almanya, Norveç, Japonya, Fransa, Danimarka gibi farklı ülkelerde müzeleri ve üniversitelerin bahçelerini süslemektedir. Bir ülke de de akıl hastanesinin bahçesinde yer alır. Bizim ülkemizin :) 1950'li yıllarda Türkiye'de, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Başhekim Fahri Celal Göktulga Düşünen Adam'ı görüp çok beğenir. Ardından, heykelin bir kopyasının hastane bahçesinde yapılması fikrini ortaya atar. Ancak bu iş için gereken ödenek yoktur. Bunun üzerine, bu sırada hastanede tedavi görmekte olan, heykeltıraş Kemal Künmat'tan heykelin yapımı için ricada bulunulur. Künmat'ın görevi kabul etmesi ile devasa bir kaya kütlesi askeriyenin de yardımıyla heykelin yapılacağı alana taşınır. Taş kütlesi, heykeltıraşın ellerinde şekillenip, Düşünen Adam vücuda gelmeye başlarken, Künmat emeğinin karşılığını istediğini ifade eder. Talep ettiği bedel günün şartlarına göre oldukça yüksektir. Hastane yönetimi Künmat'ı ikna etmek için, O'nu en iyi odalarda ağırlayıp ufak hediyeler alsa da başarılı olamaz. Sonunda heykeltıraşımız, heykeli yapmayı bırakıp hastaneden ayrılır. Düşünen adam, çenesini yaslayacağı koldan mahrum bırakılmış halde 6 ay kalır. Altı ayın sonunda hastaneye depresyon tedavisi için yatan yüzbaşı Mehmet Pişdar, tek kollu Düşünen Adamın, eksik kalan kolunu tamamlayacağını iddia eder. Önceleri, Pişdar'ın bunu başarabilecek yeteneğe sahip olup olmadığından şüphelenildiğinden, ayrı bir yerde, taşı yontarak kolu yapması istenir. Sınavı başarıyla geçen yüzbaşıya heykeli tamamlama izni verilir. Üstelik heykeli tamamlaması karşılığında hastaneden taburcu edileceğinin de sözü verilerek. Böylelikle yarım kalan kol da tamamlanarak, heykel son halini alır.
Gazeteciler hastane başhekimi Fahri Celal Göktulga'ya , bu heykelin bir akıl hastanesinin bahçesinde bulunmasının neyi ifade ettiğini sorarlar. Göktulga yarı şaka yarı ciddi gülümseyerek "Hastane dışındakilerinin durumu içeridekilerden daha kötü ,bu heykel onların durumu ne olacak diye düşünüyor" şeklinde yanıt verir.
Heykelin açılışı bundan 64 yıl önce bugün 4 Aralık 1951'de yapılır.
Başlangıç motorumuzun adı belli oldu :)
Marty McFly & Doc Brown Visit Jimmy Kimmel Live
Faith No More - Sunny Side Up (Official Video)
Gizli Mesajlar Deneyi
Deneyin amacı: Görünmez mürekkep yaratarak gizli mesajlar ulaştırma gayesi
KULLANILAN ARAÇ VE GEREÇLER : 1- Üzüm suyu 2- Karbonat 3- Kürdan veya kulak çubuğu 4- Kağıt 5-Su
Bir kaşık karbonatı bir fincan suya katıp karıştırıyoruz, iyice eridikten sonra papiks yardımıyla yazacağımız mesajı/şekli bu suya batırarak çiziyoruz. Çizilen kağıdı kurumaya terk ediyoruz. Kuruyan kağıdın üzerine bir pamuk ya da fırçayla uygulayacağınız üzüm suyu çizdiğiniz şekli ortaya çıkarabilir.
Yes Sir Boss - Not Guilty (Official Video)
“ZERO. Geleceğe Geri Sayım” sergisiyle ev sahipliği yapıyor. II. Dünya Savaşı sonrasında gelen yıkıma ve olumsuzluğa bir cevap olarak 1957’de Düsseldorf’ta doğan ZERO akımı, bir avuç genç sanatçının savaşın durağanlığa sürüklediği sanat ortamında eserlerini sergileyecek galeri bulamamasıyla başladı. Sanatçı kimlikleriyle felsefe eğitimlerini birleştiren Alman sanatçılar Heinz Mack ve Otto Piene, “Sanat sıfırdan başlamalı” prensibiyle yola çıktılar ve karamsarlık havasından silkinerek her türlü yeni başlangıca zemin sağlayacak bir “ZERO alanı” hayal ettiler. Birkaç sene sonra aralarına Günther Uecker’in de katılımıyla ortaya çıkan ortak vizyon, müthiş bir yaratım enerjisiyle dünyanın dört bir yanında karşılığını buldu.
S.Ü. Sakıp Sabancı Müzesi için özel olarak tasarlanan ve aktif olduğu 1950 ve 60’lı yıllar sırasında sınırları yıkarak farklı ülkelerdeki sanatçılar tarafından uluslararası çapta benimsenen ZERO akımına odaklanan sergi, hareketin kurucuları Heinz Mack, Otto Piene, Günther Uecker’in yanı sıra Yves Klein, Piero Manzoni ve Lucio Fontana’nın 100’ün üzerinde eserini bir araya getiriyor. 2 Eylül 2015 - 10 Ocak 2016 tarihleri arasında S.Ü. Sakıp Sabancı Müzesi’nde ziyaret edilebilir.
😴💭Rüyada pamuk helva tarlasında olmak... Uyanınca hüzne boğulmak 😢 #pamukhelva #şeker #cottoncandy #candy #farm #dream #pamukşeker Tüm zorluklara rağmen👉🏼 @sekotti güzel rüyalar görmek 😎
Zeppelin! - Louisville Leopard Percussionists
Salı
Haftanın ‘sendromu’ denilerek haksızlığa uğramış güne bilet bulamayınca, tatilden dönüşüm Salı oluvermişti. Malum, tatilin hafta sonu ile birleşeni makbuldür. Ne var ki bu seferki izin günü pazarlığı yaver gitmeyince bilet tilkiliği yapılamadı. Öyle ya tatil zamanını 20 hafta önceden bayrama yamamaya çalışan bir çevrenin insanıyım. Hayatımın hiçbir döneminde kıştan yaza ucuza uçak bileti kapatacak kadar planlı olamadığım için her zaman pahalı seyahatler yapmışımdır. İnsanların üç ay sonra kiminle nereye gideceklerini bilmelerini de hafif korkuyla karışık kıskançlıkla karşılıyorum. Havaalanından şehre ‘en rahat’ dönüş araştırmalarıma “Sen deli misin? Ne işin var trafikte?” dendiği için dönüş şansını metroya verdim. Aslında metro+metrobüs yaparım dedim ama bavulumla sabah trafiğinde metrobüste yer bulmam ‘imkansızmış’. Otobüs yolculuğunda etrafı izlemeye bayılırım halbuki. Müzik dinleyip önemsiz işlerimi planlarım bitmek bilmeyen Kennedy Caddesinde. Ama işte bazen şehir izin vermiyor buna. Havaalanına gidiş yolunu beş saatlik tutsaklığa çeviren yağmuru hatırla! Uçak kalkış saatlerini gösteren ‘havalanı aplikasyonunda’, yarım saatlik rötarı görünce aklın gidiyordu sevinçten. Metroları sevmem aslında, rutubetli ve fazla aydınlık benim için. Manzara görmeyen pencere mi olurmuş? Duvara bakan eve balkon yapmak gibi. Pencereden anca kendi yansımasına bakan insanlar. Bir şeyi sevmediysem onu sevmek için uğraşırım. Mizah bu konuda iyi bir geçiş sağlar. Belki de bu nedenle dalga geçtiğimiz şeyleri bir süre sonra yapmaya başlarız ya da beraber güldüklerimizi daha çok severiz. En son metroyu sevdim bu şekilde. Önceden kestiğim harflerle metro duraklarında gördüğüm tabelalardan kelime üretiyorum. Üç boyutlu bir kelime bulmaca gibi. Harfleri kesip kesip cüzdanıma tıkıştırmak eğlendiriyor beni. Birinin aniden ‘r’ harfine ihtiyacı olsa benden alabilir düşünsenize :) Metrodan iş yerine direkt geçiş sağlayan bir bağlantı yapıldı. Bunu şirkette neredeyse törenlerle kutladık. Bu geçit bizi korkunç soğuk günlerde donmaktan kurtardı sağ olsun. Hele ben, istersem hiç gün yüzü görmeden evden işe bağlantı tünelinden yürüyebiliyorum. Malum ‘evi işine yakın’ olan şanslı insanlardanım. Bu şans insanı bir süre sonra kendi şehrinde turiste dönüştürüyor. Bunu yedi senedir İstanbul’da yaşayan ama Pierre Loti Tepesi’ne gitmemiş biri olarak söylüyorum. Son iş yerim plazada, şu havalı olanlardan. Havalı dediysem metaforik açıdan. Yoksa gökdelenler suni havalıdır. Çalışanların arası bozulsun diye ayarsız klimalar vardır sadece. Küçük bavulumla tatilden geldiğimi gören bir arkadaşımla karşılaştım. “Saçlar dağılmış biraz” dedi yanımdan geçerken. Birbirimize selam vermeden eleştirmeye başlarız biz. Ne kıyafetimiz kalır, ne kilomuz ne makyajımız. Kişisel alanlarımızın hepsi otomatikman teşhirdedir arkadaşsak. Bu bir gelenek gibi kadın çalışanlar arasında. Saçlar dağınık değil bu arada. Tuzlu. Deniz kokusundan öyle kolay vazgeçemiyorum ben. Kırk katlı plazaya beş asansörle çıkılıyor. İş konuşmaları her gün 15 dakika beklediğimiz asansör kuyruğunda başlar bu nedenle. Bugün, yemekten zehirlenen biri konuşuluyordu değişiklik olarak. Yemek katında yirmi beş yemekçi var, yirmi dördü fast food. Hemen her hafta bir arkadaş mide ağısı çeker ve suçu bunlardan birine atar. Herkes canı gönülden inanıyor bazılarının bizi hasta ettiğine ama nedense hep aynı yerlerde yeniyor yemekler. Şirketimiz Amerikan ofis denilen türden, yani birbirimizi görmeden, duyarak yaşıyoruz. Aslında duymak da istemiyoruz, biri biraz yüksek akordan güldü mü gelen protesto selini siz düşünün artık. Şirkete yeni girdiğimde müzik açmama “Yok artık” demişti biri. Aldığın tepkinin zerafeti seni yalnızlaştırabiliyor. Umduğun uzlaşmaya gidip gidemeyeceğini öngörüyorsun çoğu zaman. Aslında şirketin erkencilerindenimdir ama bugün yol sürdü biraz, kalabalıklaşmış ofis. Curcuna başlamış; telefonlar, konuşmalar, printer sesleri. Toplantı odasında her zaman görmeye alıştığımız ikili var, suratlar asık. İş stresinin getirdiği barışma toplantıları. Birine bağlı çalışıyorsan onun tüm ruh değişimlerini de anlıyor ve katlanıyor olman gerekir. Sonunda masama geldim. Ayna olmayan tek masa benimki sanırım. Büyüdüğümü kabul etmek istemiyormuş gibi bir halim var, oyuncaklar, taşlar, çalı çırpı sokuşturulmuş şişeler, kalemler, boyalar mumlar İşim tasarım benim ama dijital. Bu ne demek? “Yaptığım hiç bir tasarımı elimle tutamayacağım” demek. İki sene önce anneanneme de bu şekilde anlatmıştım basitçe. Zamanı geçince tüketilen reklamların web sitelerinden kalktığını duyunca üzülmüştü kadın. Yap yap uzay boşluğuna... Dijital yaşam biraz tedirgin eder eski kuşağı. İnternetsiz hayat da beni... Arkadaşlarıyla buluştuğunda ‘telefona ilk dokunan 5TL versin’ oynayan biriyim ben. Elimden düşürmediğimden değil, boşluktan bence. Tatilde kendimi zorlamadan denedim bunu. Eksikliğini hissetmedim pek telefonumun. Döndüğümde ilk fırsatta gururla söylerim dedim telefonumdan uzak yaşayabildiğim gün sayısını. Tam 5 gün. Vay be. Hep aynı şeyi düşündüm durdum beş gün. Taşınsam küçük bir yere. Ne yaparım? Ne yaparsam yapayım mesleğe devam etmek şehre devam etmek demek. İstanbul benim mesleğimin anlaşıldığı yer. Gitsem de bir yerlere bana gel diyecek en küçük el İstanbul’dan sallanacak, belli. Meşgale değişmedikten sonra aynı stresi beline sarıp sahile taşımanın anlamı var mı? Büyük şehirli insan küçük bir şehirde ne yapar! Her yorgun özel sektör çalışanının klişe hayali. Ben ileri gittim ama. Liste yaptım. Kim öğretmişse bana her şeyin listesi vardır kafamda. O listeden çıkan sonuca ikna olurum bir tek. Vazgeçebileceklerim, özleyeceklerim Başabaş çıktı cevaplar. Şirkette bir tuhaflık var bugün. Erken olmasına karşın herkes gelmiş, sabah sohbetleri yerini fısıldaşmalara bırakmış. Suratlar normal bir gün için bile fazla asık. Topuklu sesleri gergin. Bir kişi tatilimin nasıl geçtiğini sordu ama yok, kafası başka yerde belli. Üç arkadaşımız çıkarılmış meğer işten. Devamı da olacakmış. Bir iki isim varmış konuşulan. Ciddiyetin nedeni kaygıymış. Patronun odasına her çağrılan eli kalbinde giriyor içeri. Ne stres. Moral bozuk da hiç çalışılmıyor. Nereye yerleşsem? Datça? Kaş? Bodrum? Kenardaki param yeter mi? İnsan büyük adımlar atmaya hiç bir zaman hazır olmuyor galiba. Hayatta hiç bir şeyin garantisi yokken her konuda garanti istiyoruz. Denize atılarak yüzme öğrendik belki ama çok mu su yuttuk korktuk bu kadar. Daha cesur olmamız gerekmez miydi? Arkadaşım geldi yanıma. Suratı bembeyaz. Tedbirli bakışlar halinde sağa sola. Patron çağırmış beni. ... Kalktım yerimden, topuzumu tutan kalem düştü yere. Deniz koktu bir an için. Odaya girerken Kaş’ı eledim listeden.
Boğazdaki dalga biraz beni korkutmuş olabilir.