Dünya dört şeyle ayakta duruyor!
1. Âlimlerin ilmi,
2. İdarecilerin adaleti,
3. İyilerin ibadeti,
4. Cömertlerin yardımı.
İmâm Şâfiî (Rahimehullâh)

seen from Russia
seen from Morocco
seen from Brazil
seen from United States

seen from Russia
seen from China
seen from United States
seen from United States

seen from Brazil

seen from Russia
seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from China
seen from China

seen from Malaysia
seen from United Kingdom

seen from Bangladesh
seen from China
Dünya dört şeyle ayakta duruyor!
1. Âlimlerin ilmi,
2. İdarecilerin adaleti,
3. İyilerin ibadeti,
4. Cömertlerin yardımı.
İmâm Şâfiî (Rahimehullâh)
İmâm Şafiî (raḍıyallâhu ‘anh) şöyle demiştir: "Vebâ'ya (salgın bulaşıcı hastalığa) karşı tesbîḥ edilmesinden (Subḥânellâh سُبْحَانَ اللّٰه denilmesinden) daha yararlısını görmemişimdir."
Ebu Nu‘aym, Hilyetu’l-Evliyâ
Modern çağ da günlükler artık defterlere değil ; Sosyal Medya alanlarında tutulmaya başlamıştır...
M.L
“Allah’ım!
Sana samimiyetle yönelen,
Ve bu duayı okuyan güzel yürekli insanların,
Benim bilemediğim,
Senin muhakkak bildiğin sıkıntılarını gider.
Benim hiç bir şey yapamadığım,
Onların da aciz kaldığı dertlerine
Sen Şafi ism-i cemilin ile deva ol.
Her sarsıldığında, her incindiğinde,
Rahim ve Vedud isimlerinle,
Yakınlığınla, sonsuz merhametinle
Onları bağışla ve merhamet eyle Ey Rabb'im!
Cumamız Mübarek Olsun...
'Yorum' değil 'aşırı yorum'
Şimdi, bilenler zaten biliyor, bilmeyenler için bir hatırlatma geçelim: İslam üç 'fıkıh'tan oluşuyor. 1) Fıkh-ı Ekber. Ki biz onu 'akaid' olarak da biliyoruz. 'Neye/nasıl inanacağımızı' söylüyor bize. 2) Fıkh-ı Zâhir. Ki biz onu da ilmihal kitaplarımızdan tanıyoruz. Eylemlerimizin 'ne şekilde olursa' rıza-i ilahîye uygun olacağını anlatıyor bize. Helali-haramı öğretiyor. 3) Fıkh-ı Bâtın. Ki o da genelde tasavvufun iştigal alanıdır. Dışımızdaki dünyada rıza ararken iç dengelerimizin bozulmamasının sırrını ders verir bize. Çünkü nihayetinde ameli rızaya uygun yapan 'ihlas'tır. Her niyet amelinin başlangıcıdır. Her şükür amelin nihayetidir. Bu ikisinin sağlam şekilde bağlanabilmesi için insanın içinde de bir denge gözetmesi gerekir. İşte bu dengenin dersi de Fıkh-ı Bâtın'dadır. Ben, mürşidimin, tedrisinde Fıkh-ı Ekber ve Fıkh-ı Bâtın'la yoğun bir şekilde meşgul olduğu, fakat Fıkh-ı Zâhir konusunda mevcudu yeterli gördüğü kanaatindeyim. O nedenle Risale-i Nur'u okurken namazın 'ne şekilde' kılınacağına dair bir bilgiye pek rastlanmazken 'ne hikmetle kılınması gerektiği' veya 'nasıl bir kalbî teyakkuzla eylenmesi lazım geldiği' üzerine pekçok bilgi bulunur. Bu, bazılarının yanlış lanse ettiği şekilde, Bediüzzaman'ın Fıkh-ı Zâhir'i 'küçümsemesinden' değildir. Hâşâ, hiçbir ehl-i sünnet âlimi, böyle bir cinnete teşebbüs etmez. Allah'ın 'Bâtın' ism-i şerifi 'Zâhir' ism-i şerifini 'önemsizleştirmediği' gibi Fıkh-ı Bâtın da Fıkh-ı Zâhir'i önemsizleştiremez. Bediüzzaman'ın bu konuya girmemesi, onu 'hikmetsiz' görmesinden değil, üzerine yapılan çalışmaları 'yeterli' bulmasındandır. Eğer bu alanda ümmetin eksik bir bilgiyle muhatap olduğunu düşünseydi, elbette, ona da eserlerinde yer verecekti. (Fakat bir-iki mesele dışında temas ettiğini görmüyoruz.) Bu yüzden, velev Risale-i Nur metinlerinden hareketle olsun, Fıkh-ı Zâhir'in (tamamının veya bir parçasının) mevcut halini eleştirip 'yeni fıkıh' arayışına giren adamlar haltediyorlar. Bu haltın edildiğine çoklukla şahit oldum. (İsim vermeyeceğim. Zira sonra başıma iş geliyor.) Bir müellifin kasten girmediği/terkettiği bir alana, o alanla doğrudan ilgili olmayan metinler üzerinden girmek, züccaciyeye giren fil gibi olmaktır. Metni 'yorumlamak' değil (Umberto Eco'nun Yorum ve Aşırı Yorum'daki tabiriyle) 'aşırı yorum'a tâbi tutmaktır. Kullanmaktır. Çünkü Fıkh-ı Zâhir'in Fıkh-ı Bâtın'dan ayrı bir usûlü vardır ve Fıkh-ı Bâtın bilgisini içeren metinler üzerinden oraya dalmak, âmiyane bir örnekle, basketbolu futbol kurallarıyla oynamaya benzer. Bu da elbette kâr değil zarardır. Şut çekerek basket atmaya çalışanlar, potaya zarar vermez belki amma, çok seyircinin başını yararlar. Pekçok canı acıtırlar. Nur talebelerinin bu hususta dikkatli olması gerektiğini düşünüyorum. Biz, elhamdülillah, dört mezhebin cadde-i kübrası içinde yaşamaktayız. Hanefiyiz, Şafiiyiz, Malikiyiz veya Hanbeliyiz. Akaid ve tasavvuf dersimizi mürşidimizden alsak da amelde yine kendi mezhebimize tâbiyiz. Onun helal dediğini 'helal' haram dediğini 'haram' biliriz. Böyle yaşarsak istikamette kalırız. Fıkh-ı Bâtın'a dair bir metine bakarak insan kendi adına 'takva' seçimleri yapsa da, bu özel bir tercihtir, kimseye dayatamaz. Fıkh-ı Zâhir'in dengesini bozamaz. Cadde oymuş gibi tavır takınamaz. Amel dairesi fetva dairesi kadar geniştir. Bediüzzaman dört mezhebin üzerine bir beşinci mezhep kurmamıştır. Böyle bir ihtiyaca işaret de etmemiştir. Böyle anlamak/anlatmak hatadır. Bunu zaten nur talebeleri umumen bilir. Fakat işte insan bazen istisnalarla da karşılaşıyor. İfrat-ı muhabbetten bile gelse böyle marazlara dair birşeyler söylemek gerekiyor ki üzerimizdeki sorumluluk eda edilmiş olsun. Ben de bu yazıyı şunun için yazdım.
İmam eş-Şâfi‘î (Rahmetullahi Aleyh)’e: “İlme karşı iştiyakın nasıldır?” diye sorulunca şöyle dedi:
“Daha önce işitmediğim bir kelimeyi işitince, diğer azalarım, kulaklarımın işitip de aldığı lezzeti tatmak için kendilerinin de kulakları olmasını isterler. İşte böyle.”
Kendisine, “İlme karşı hırsın nasıldır?” diye sorulunca şöyle dedi:
“Çok mal biriktiren cimrinin, bir malı elde ettiği zaman aldığı lezzet kadardır.”
Kendisine: “İlme karşı isteğin nasıldır?” diye sorulunca şöyle dedi:
“Bir tek çocuğu olan kadının, yavrusunu kaybettiğinde, onu bulmaya olan isteği kadardır.”
Lâtif İbâre
Bir âlim talebelerine: “Şâfiî mezhebinde alametlere bakarak kesin karar verilmez. Mesela bir köpeğin burnunda yoğurt bulaşığı varken evden çıktığı görülse, eve girince yoğurt çanağında köpeğin burnu kadar iz görülse, kesin olarak bu yoğurdu köpek yedi denemez.” der.
Talebenin birisi, içinden: “Bu kadarı olmaz” diye hocasına itiraz eder. Hocası, o gence, bir koyun kesip getirmesini söyler. O da koyunu keser. O arada sıkışır, evin kenarındaki ormanlığa kolları sıvalı ve kanlı bıçakla gidip hacetini def eder. Zaptiyeler, yeni öldürülmüş bir adamın katilini ararken bunun eli kanlı bıçakla ormana kaçtığını görürler. Hemen bunu yakalayıp getirirler. O gece karakolda kalır. Sabah mahkemeye çıkınca, hakim: “Bu genç, eli kanlı bıçakla kaçarken görülmüşse de, Şafii’de alametlere bakarak kesin hüküm verilmez. Bu genci serbest bırakın.” diye karar verir. Genç, hocasına yaptığı suizannın cezasını çektiğini anlar.
SORU: Kazası olan kimse sünnet kılabilir mi?
CEVAP: Namaz, kelime-i tevhidden sonra İslâm'ın en mühim rüknüdür. Hiç bir surette terk edilmemesi gerekir. Cehalet ve gaflet sebebiyle terkedilirse fırsat bulunduğu anda kazası îcâb eder, geciktirilmez. Şafiî mezhebine göre; kazası olan kimsenin sünnet ve cenaze namazı gibi farz-ı kifaye olan namazları kılması haram olduğu gibi farz olmayan Kabe tavafını eda etmesi de haramdır. Çünkü yemek, uyku, ticaret ve iş zamanı müstesna bütün zamanını kaza kılmaya vermek mecburiyetindedir.
Hanefi mezhebinde ise; beş vakit namazın sünneti, duha - kuşluk - tesbîh ve teravih gibi, hakkında hadîs vârid olan sünnet, kaza olsa da kılınacaktır. Fakat diğer nafile namazı kılmaktansa kaza ile meşgul olmak daha efdaldir.
Doğu ve Güneydoğu illerimizde Şafiî mezhebinden olan kardeşlerimizin bir kısmı zimmetinde kaza bulunduğu gerekçesiyle haklı olarak sünnet kılmaz. Amma bunun yanında kazasını da eda etmez. Halbuki hazır olan namazı kazaya bırakmak haram olduğu gibi, kazaya kalmış namazı, fırsat bulunduğunda kazası için gayret gösterilmemesi de haramdır.
Halil Günenç Hocaefendi