Hegemonya Savaşında Avrupa Tavır Almaya, Adım Atmaya Zorlanıyor!...
Oryantalist bakış açısı ”batı” ve ”ötekiler” dikotomisini yaratmak, güçlendirmek için etkili oldu. Sömürgeciliğin içselleştirilmesine temel malzemeyi sağlayan bilimlerin bu anlamda hiç masum olmadığını söylemek gerekir.
”Doğu” tanımlaması, Avrupa’da sömürgeci güçlerin ideolojik saldırı kampanyası eşliğinde ilk olarak üretildi ve dolaşıma girdi. Edward Said yaptığı analizle, sömürgeciliğin artan küresel egemenliğine entellektüel katkının önemini vurguluyordu.
Sömürgecilik bu bilimsel entellektüel katkıların üzerinde ”uygarlık” ve ”barbarlık” gibi, birbirleriyle uzlaşmaları mümkün olmayan, ”siyah ve beyaz” kadar farklı kavramların üzerine oturtuldu.
I. Irk söylemi veya tartışmaları avrupa sömürgeciliğinin, kapitalizmin bir üretimi olarak ortaya çıktı. Bir insan nasıl siyah, sarı veya kızıl olabilirdi? Yoksa bu tanrının bir işareti, bir laneti miydi?
Bu anlamda avrupanın ”ötekilere” bakış açısını yansıtan bu etno-merkez temelinde geliştirilen oryantalizm, herhalde yeryüzünün gördüğü en ”insanlık-dışı” teoridir.
Avrupa sömürgeciliği bu teoride yer alan, ”saf”, ”melakeleri gelişmemiş”, ”kolay aldatılan”, üstelik bu ”miskin” yığınlara ”uygarlık taşımak” üzere; Anglo-sakson eğitim; yeni bir tarih; ve asimilasyon politikalarıyla yaklaştı.
Dünyanın “en üstün ırkı” bu “barbar toplulukları” eğiterek, kendi imparatorluk bayrakları altında toplamaya çalışıyordu.
Plan aslında hiç öyle karmaşık falan değildi. Çok basitti. İşgal et, tarihlerini sil ve yerine kendi tarihini olanca ihtişamıyla inşa et. Tabi bunu yaparken her şeyi bir kalemde silip atmadılar. İşgal ettikleri ülke halklarının yalnızca moral değerlerini tahrip etmekle yetinmiyorlardı. Bir de o tarihlerin aslında ne kadar önemsiz ve değersiz olduklarının kabul ettirilmesi gerekiyordu. Yani bu “aşağı ırklar” kendilerini lanetlemeli, ve ruhlarını bu şekilde “arınmış” olarak teslim etmeliydiler.
Oysaki, sömürgecilik vebası musallat olmadan önce, yani avrupanın kabına sığmayan ülkeleri aralarındaki rekabet, hammadde ihtiyacı vs. nedeniyle ”uygarlık” taşıma kararı alıp, tahrip etmeden önce ”ötekilerin” belli bir yaşam tarzları, çevre koşulları vardı. ”Modern” veya değil, ancak yaşamlarını kendilerince idame ettirebiliyorlardı.
Sömürgeciler, “üstün ırk” temsilcileri oldukları iddiasını esas alarak bir “doğu” şablonu yarattılar. “Öteki” olanı temsil eden kültürlere dair yaratılan bu basmakalıp tasvirler ve bilinçli bir çarpıtmaya dayanan genelleştirmeler, sömürgeciliğin meşrulaştırılmasında en önemli argümanlar oldular. Sömürgeci hakim sınıflar bu argümanları, kendi toplumlarının terbiye edilmesi, ve sömürgeci politikalara destek sunmalarını sağlamak üzere “pedagojik” amaçlı kullandılar.
Bilginin ”işlenmesi” vasıtasıyla yaratılan klişeler, ”ben” ve ”öteki” yapay ayrımının somutlanması açısından işlevsel oldu
Sömürgeciler kendi toplumlarını yürüttükleri yağma ve yıkım savaşlarına ikna etmek üzere bu ”barbar topluluklara”, iyilik olsun diye nasıl uğraştıklarını, ”uygarlaştırma misyonlarını” anlatmada aralarında Victor Hugo’nun, Shakespeare’in veya başkaca çok sevdiğimiz, edebiyatçı, şair, düşün insanlarının bulunduğu, büyük bir entellektüel desteğe sahip oldular.
Bilim, kültür ve sanatın bir çok dalında “uygar olmayan” topluluklara dair önyargılar her gün, her saat yeniden üretildi. Bu önyargılar, bu “üstün ırk” anlayışına dayalı ideoloji, ve politik kültür, yalnızca uzak bölgeleri hedeflemedi. Aynı topraklarda yaşayan “yabancıları” içererek devam etti.
Mesele yine basit konuluyordu. “Onlar farklı ve ben onlardan hoşlanmıyorum”. Bu kadar yalın ve bu kadar insani bir tepki! Sömürgeci kültür politikası toplumun bilinç altında bilinç altında böyle işletildi.
Bu anlamda baştan belirttiğim oryantalist bakış açısı emperyalizmin elinde bir araç olarak üretimini sürdürdü.
Mesele özetlemeye çalıştığım gibi, bugün yine “uygar dünya” dışında kalan tüm kültürlerin tek bir “uygar olmayan” toplam olarak tasvir edilmeleri ve dönüştürülmek, değiştirilmek istenmeleridir. Büyük Ortadoğu Projesi ile ilgili tüm gelişmeler bunun kanıtıdır. Emperyalist politikaların yaratıcı kurgusallıkları bu nedenle “tahrip etmek” veya “yok saymak” üzerine kuruludur.
II. Emperyalizmin ideolojik yöneliminde yakın dönemin en yaratıcı ideologlarından biri kuşkusuz Samuel Huntington oldu. Uygarlıklar Çatışması başlıklı çalışmasının dayandığı argüman, soğuk savaşın bitiminin ardından yeni dönemde çatışmaların uygarlıklar arasında yaşanacağıdır. Bunun devamında yeni dönemde savaş ve çatışmaların ”ideolojik ve ekonomik” değil, ”kültürel bazda” cereyan edeceği bir başka önemli saptamasıdır.
Huntington’a göre, uygarlık, farklı kültür, coğrafya ve devletlerde yer alan, kollektif bir kimliğe, ortak bir tarih ve din/mezhebe sahip halkları tanımlayan bir transkültürel tanımdır.
Bu saptamada ”ötekiler” her ne kadar, coğrafi alanlar olarak işaret edilseler de, dinsel kriterler esas alınmaktadır.
Huntington her uygarlıkta dinin merkezi rolüne dikkat çekerken, bu uygarlıklar arasındaki farklılıkların ideolojiler ve politik sistemler yardımıyla üstesinden gelinemeyecek denli büyük olduğunu vaaz etmektedir. Bu nedenle “batı uygarlığı”nın çıkarlarını özellikle, konfüçyüsçü ve islami militarist yayılmacılığa karşı koruması gerektiğini savunmaktadır.
Huntington’un vurguladığı bir başka konu küreselleşme sürecinde farklı kültürler arasında iletişim ve bağlantıların artmasının kültürel bilinçlenmeyi ve kültürler arasındaki çatışmaları arttırmasıdır.
Bu süreçte “kimlik işareti” olarak “ulusal-devlet”in rolü azalırken, oluşan boşlukta “dinsel kimliklerin” daha önem kazandıklarının altı çizilmektedir. Samuel Huntington’un çıkış noktasını, merkezinde Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’nın yer aldıkları, “batı kültürü” oluşturdu. Bu tabloda yer bulan şanslı (!) öteki “uygarlıklar”, bu hiyerarşiyi takiben kendilerine yer bulabileceklerdir.
Bu hegemonya savaşı değerlendirmelerinde üzerinde düşünülmesi gerken son derece ciddi bir not olarak görülmelidir.
Bu analiz haliyle sınıf savaşları ve kapitalist ülkeler arasındaki rekabet vs. sömürgecilik dahil pek çok şeyi dışlamakta, üzerlerine “uygarlıklar” ve “dinler” örtüsü atmak suretiyle, “yok saymakta” bununla yetinmemekte, sömürgeciliğin “eski” öykülerini cilalayarak küresel meşruiyet edinilmesi amacıyla tekrardan kullanıma sokmaktadır.
Uygarlıklar Çatışması emperyalizmin yeni dönemdeki ideolojik manifestosu veya “yol haritası”dır.
III. İslamofobi, “müslümanlara karşı temelsiz korku” veya “müslüman oldukları için korku” veya doğrudan “nefret” olarak tanımlanıyor.
Yukarıda genel hatlarıyla izah etmeye çalıştım. Bunlara ek olarak yakın zamandaki IŞID, EL Kaide, Boko Haram vs. örnekler üzerinden geliştirilen ideolojik manipülasyon sonrasında, Avrupa’da veya başka yerlerde imal edilen böylesi bir “korku”, asıl olarak, neo-liberal politikaların sonuçları, ve ağır kriz koşullarında “ortak bir düşman” karşısında burjuva toplumların kendi “hristiyanlık değerlerine sahip çıkmasını” sağlayan bir temele oturtuluyor.
İslamofobi temel olarak, islamın tekçi olduğu ve yeni gerçekliklere uyum sağlayamadığı; diğer büyük dinlerle ortak değerlere sahip olmadığı; din olarak batılı değerlerden daha aşağıda, arkaik, barbar ve irrasyonel; şiddete dayanan ve terörizmi destekleyen, şiddete dayalı bir politik ideolojiyi savunduğu gerekçesiyle hedef tahtasına alındı.
Yazının ilk bölümünde sömürgeci yaklaşmın genel bir tablosunu oluştururken vurgulamaya çalıştığım gibi, islamofobi, emperyalist-kapitalist sistemin uzun süredir IŞID, El Kaide vb. örnekler üzerinden yürüttüğü kampanyanın sonucunda kışkırttığı, önyargıların, korkuların, oluşturulan sahte tepkilerin, bir dışavurumu olarak bina edildi.
Yeni bir durum değil, ancak yeni gelişmelerle birlikte güncellendi. Bir yandan “terörizme karşı” savaş ekseninde bütün ülkeler teyakkuza geçirilir ve yeni güvenlik (“anti-terör”) yasalarının alt yapısı oluşturulur ve daha ileri adımların atılması istenirken, bir yandan bu bilinçaltı korkuların tetiklemesiyle, Pegida vs. vasıtasıyla “vatandaş tepkisi” örgütlendiği bir hattan söz etmek gerekiyor.
Yani çok yönlü bir politik stratejinin izlenmesiyle, kışkırtılan bilinç altı ve imal edilen bu korku, emperyalist metropollerde veya Ortadoğu’da, Afrika’da yer alan “geri uygarlıkların” dizayn edilmesinde son derece ciddi “meşru” bir saldırı aracı olurken, neo-liberal politikalar sonucunda derin bir kriz yaşayan batının kapitalist ülkelerinde toplumların, tepkilerinin kontrol edilmesini (sola kaymalarını önleyen) sağlayan bir işlev görmektedir.
Gözden kaçırılmaması gereken bir nokta da budur.
IV. Ortadoğu ve Afrika’dan savaş, iç savaş, açlık, işsizlik nedeniyle uzun süredir yoğun bir göç dalgası yaşanıyor. Küreselleşme dalgasının en önemli sonuçlarından biri bu oldu. Yabancı düşmanlığını son dönemde daha aktüel boyutlarda tetikleyen faktörlerden biri bu en savunmasız olarak görülen göçmen kitledir.
NATO değerlendirmelerinde uzun süre önce Akdeniz ülkeleri ve Avrupa arasındaki güvenlik şeridinin ortadan kalktığı, yer alıyordu. Buna göre Akdeniz güvenliği, Avrupa’nın “iç sorunu” haline gelmişti.
Samuel Huntington ideolojik manifestoyu yazarken, bunun askeri strateji alanına tercümesi NATO kanalıyla yapıldı. Avrupa açısından yeni potansiyel kriz yaylarının birincisi Kuzey Avrupa’dan başlayarak, güneye, ve Almanya Rusya arasından Balkanlara doğru uzanıyordu.
Kriz yaylarının ikincisi, Kuzey Afrika ve Akdeniz’den Ortadoğu’ya ve Güney Asya’ya bir çizgide izliyordu.
Yani arada Rusya/slav faktörü bir kesişme noktası olarak duruyor.
Yeni dönemde küresel düzlemdeki hegemonya savaşlarında safların tıpkı NATO’nun askeri çizgilerinde olduğu türden açıkça belirlenmesi, safların netleştirilmeleri istenmektedir.
Avrupa ilk olarak George Bush tarafından, Irak işgalindeki ikircikli tutumlarından ötürü “yaşlı kıta” diyerek aşağılanmış, alay edilmişti.
Şimdi bu Avrupa çatışmaların hem tarafı ve hemde orta yerinde tam bir karmaşa içerisinde, artık bir tavır almaya zorlanıyor.
Spekülasyon gerekmiyor, katliamlarla bir bağlantısı olmamakla birlikte Avrupa, mesela uzun süredir, Ortadoğu dizaynında, Rusya ve diğer “haydut” devletlerle ilişkilerde, NATO sorumluluklarının üstlenilmesinde, Afrika ve Uzak Asya politikalarında, -ABD’nin yanında- aktif tutum almaya yönlendiriliyor.
Tabi sadece bunlarla sınırlı değil, işin ekonomik boyutları, enerji ve doğal kaynaklar, güvenlik vs. bir dizi yönü daha bulunmaktadır.
Oysaki örneğin Rusya’ya karşı yaptırımlar bile başlı başına bir problem halinde, Almanya kendi çizgisinde bir politika yürütürken, Fransa daha geçenlerde Rusya’ya karşı yaptırımların durdurulması gerektiğini açıklıyordu. Bunun gibi daha bir çok konudaki görüş ayrılıklarından ve farklı tutumlardan söz ediyorum.
Aslında bu konularda Avrupa’da uzun süredir ciddi adımlar atılıyor. Ancak Paris katliamı veya göçmen karşıtı, “islamofobik” eylemler vs. Avrupa’nın kendini silkelemesi ve yeniden yapılandırmasında, yeni çalkantılar yaşayarak çelişkilerini çözümlemesinde zorlayıcı ve hızlandırıcı etkenler olarak sayılabilirler.
Bu arada dünyada bu kadar yoğun gelişmeler yaşanırken, ABD bu işlerin bir tarafında yer alıyor mu? ABD’nin Avrupa’dan bir istediği olabilir mi? diye bir soru akla gelirse, bir spekülasyona mahal vermeden, yalnızca Huntington’un çizdiği “uygarlıklar hiyerarşisine” uygun davranmasını, sırayı bozmamasını, safları karıştırmamasını istiyor, diyebilirim.
Uluslararası ilişkiler bu anlamda uzun süredir, Türkiye’de hırsızlar, dolandırıcılar sayesinde çok bilinen offshore hesaplara çevrildi. İnsanların kafası iyice karışsın, ilişkiler gizlensin, her şey gözden yitirilsin, izler birbirine karışsın isteniyor ve bunda epeyce başarılı oldukları görülüyor.
IV. Meselenin birde öteki tarafı var. İslam tartışmaların odağında yer alıyor. Gerçi bu umutsuzca reddedilmekle birlikte, şiddet yalnızca islama özgü bir şey midir?
Din ve şiddet arasında genellikle bir bağlantı kurmaktan dinlerdeki ‘mistik özü’ zedeleyeceği ve atfedilen olumlu özellikleri değiştirebilecek olması nedeniyle özenle kaçınılıyor. Ancak dinler adına şiddetin bu kadar yaygın olduğu düşünüldüğünde, somut gelişmeler karşısında dinlerin bu bağlantılarının tartışılması kaçınılmazdır.
Köktendincilik genellikle yalnızca cihadist silahlı grupların eylemleriyle -intihar saldırıları- sınırlı tutulmaktadır. Oysaki dinler bu türden fiillere zaten kitaba göre başvurmaktadır. Bir elinde tuttuğu İncil’le, Afganistan’a ve Irak’a “terörizme karşı savaş” açtığını ilan eden George Bush veya Filistin’i işgal eden Tevrata dayalı din devleti İsrail’in uyguladığı örgütlü şiddet bir IŞID veya El Kaide’den daha az zararlı olmadı.
İslami düşünce ve bakış açısı, sosyal sistemdeki değerler ve uygulamalar bugüne kadar Orta Doğu’nun müslüman ülkelerinde toplumların dünya, yaşam, kültür ve tarih konularındaki tasarım ve görüşlerini tüm detaylarda biçimlendirdi.
Yalnız dinin egemen konuma gelmesi, geleneksel kültürün içerisinde absorbe olması, ‘bağımsız’ kendiliğinden gelişen bir süreç olarak yaşanmadı. Batıyla, sömürgecilerle işbirliği halindeki egemen sınıflar ve devlet bu yaygınlaşma ve içselleştirmede politik-ideolojik anlamda belirleyici roller oynadılar.
Şeriatın egemen olduğu birçok Orta Doğu monarşisinde idari-yargı sisteminde varolan ‘cezalandırma yöntemleri’, Kuran’dan alınan yetkiye dayandırılmakta, verilen bu şerri hükümler ‘Allah adına’, ‘Allah rızası için’ icra edilmektedir.
Bu ‘yasal’ uygulamalar nedeniyle, salt geçtiğimiz yıl Suudi Arabistan’da seksen altı kişinin kafasının kesilerek cezalarının infaz edildiği basına yansıdı. Bunlara İran, Afganistan vs. bir çok ülke eklenebilir. IŞID müslüman değilse, Suudi Arabistan, Afganistan vs. hangisi “gerçek” müslümandır?
Ayrıca köktendinci örgütler, aynı şekilde şiddet içeren tüm hükümleri Kuranı referans alınarak vermekte, mesela en basitinden cihat ‘kitaba uygun’ yürütülmektedir.
Ancak her koşulda şiddetin islamiyette ve semavi dinlerde genel doğrultunun dışına çıkan arızi bir özellik, daha çok bir sapma olduğu vurgusu bıkmaksızın ileri sürülüyor.
Terör eylemlerinin yalnızca cihadist müslüman örgütlerce yürütülmediği, dün veya bugün dünyanın dört bir tarafında hristiyan, yahudi, budist, hinduist militanlar tarafından yaygın olarak başvurulan bir yöntem olduğu unutulmamalıdır.
Köktendinciliğin bütün dinlerde ortaya çıkması bir tesadüf olmadığı gibi özellikle “semavi” dinlerin hiç biri, bu anlamda ‘şiddet’ tekeline sahip olmadı. Bütün dinsel gelenekler, tarihsel gelişim süreçleri içerisinde ‘haklı ve meşru’ gördükleri her dönemde, tüm ‘yıkıcı ve kıyıcı’ eylemlere başvurdular. Dinlerin/mezheplerin hepsi adına değişik zamanlarda bu yöntemlere başvuruldu.
Tekçi dinlerin (hristiyanlık, musevilik, islam) sahip oldukları tek tanrı ve kutsal kitap argümanları nedeniyle son derece katı bir savunma çizgisine sahip olduklarını eklemem gerekiyor. Paris’teki katliama gerekçe yapılan karikatürler bu tahammülsüzlüğün zirvesidir. Bu anlamda dinler “masum kurbanlar” olmadıkları gibi, son derece net ifade etmek gerekirse, şiddet, sömürgeciliğin, kapitalizmin ve ideolojik yönelim olarak bu dinlerin tümünün doğalarında içkindir.
Bu noktada, “ben seni tolere ediyorum” sözüyle, rafine ırkçılığı, aşağılamayı ambalajlayıp, gizlediğini düşünen hristiyan iyilikçi yaklaşımla, her tür şiddeti doğrudan uygulayıp, hiç bir şey yapmadığında bile buna çanak tutanların, “islam hoşgörü dinidir” kuyruklu yalanı arasında sanıldığı kadar çok büyük bir fark bulunmuyor.
İslamcı köktendinci hareketlerin ortaya çıkış ve silaha başvurmalarında, toplumsal yaşamın hızlı modernleşme sonucunda tahrip edildiği/kimliklerin-değerlerin ortadan kaldırıldığı düşüncesi büyük bir rol oynadı. Bu çok geniş kesimlerin paylaştıkları ortak duygusal bir nokta oldu. Bu yaklaşım, ‘modernleşmenin’ geleneksel norm, sosyal ilişki ve kimlikleri tehdit etmesinden veya böylesi bir algıdan beslendi.
İslamiyet özel olarak, bireysel duygu ve düşüncelerin örgütsel boyuta taşınarak ifadelendirilmelerinde güçlü bir araç rolünü üstlendi.
Başarısızlık ve olaylar üzerinde bir etkide bulunamamanın getirdiği çaresizliğin yolaçtığı hayal kırıklığı ve aşağılanma duygusu gibi güçlü potansiyel faktörler köktendinci örgütlere yönelimi kolaylaştırdı.
Bu anlamda küreselleşme süreci, geleneksel sosyal düzenleri zayıflatırken, köktendincilerin doğuşlarına zemin hazırladı ve yine bu yapılar tarafından hedef alındı.
V. Bir dolu açıklama türkiye’de peşpeşe yapılıyor, sinik bir oryantalizm sırıtkanlığında, yine ayrıntı düzeylerde, “nasıl oldu” meselesi etrafında tarifler eşliğinde, kınamalar, bu kez çok aşina olduğumuz şekilde, “nerden gelirse gelsin” kaydıyla yapılıyor.
Ancak dikkat edilmesi gereken noktalardan birisi, belki en önemlisi, meselenin “saldırganların Irak ve Suriye’de savaşmış olmaları” söyleminin hemen dolaşıma girmesi ve meselenin bu çerçevede izah edilmesidir.
Böylesi bir durum uzun süredir dillendiriliyor, ve bugüne kadar “küresel terörizme karşı mücadele” yasalarının çıkarılmaları ve güvenlik önlemlerini arttırıcı bir işleve sahip oldu. Öte yandan Suriye veya Irak’ta veya başka yerlerde savaşa giden cihatçıların öyle veya böyle “evlerine dönmeleri” ve yeni aktivitelere girişmeleri her daim mümkündür.
Ancak Paris’teki katlam özgülünde saldırganların izlerini sürmekle sınırlı bu kriminal yaklaşım meseleyi “terörle mücadele” boyutunda tutarken, emperyalist metropollerdeki güvenlik politikalarının alt yapısını koruma ve güçlendirme amacına hizmet etmektedir.
Çünkü Paris’in Londra’nın ve başkaca başkentlerdeki her bir getto uzun süredir küçük Irak veya Suriye, Afganistan veya Filistin’e dönüşmüş durumda. Daha önce Los Angeles’in, San Fransisko’nun yoksullarını, evsizlerini, Londra’nın yoksullarını ayaklanmaya sevkeden, özellikle Paris’in gettolarında işssizlik, dışlanma ve devlet şiddetini her düzeyde yaşayan göçmenleri en sonunda isyan ederek Paris’i günlerce yakmaya iten nedenler, neo-liberal politikalar, ırkçı, yabancı düşmanı uygulamalar, bugün ortadan kalkmış mıdır?
Bu isyan dalgaları yaşandığında, ne Irak’ta, ne Suriye’de savaşmaya gitmiş, “adam öldürmeyi öğrenmiş” kimseler olduğu iddia edilmiyordu.
Bugün, Filistin, Afganistan, Irak, Suriyei Afrika’nın bir çok ülkesinde yaşanan gelişmeler birbirlerini tetikleyerek, etkileyerek devam ediyor.
Şimdi “küresel düzlemde terörizme karşı mücadeleye” ivme kazandırmak, güvenlik yasalarının çıkarılmasına meşru zemin oluşturmak, bir çok ülkeyi bu “dış düşman” konusunda NATO politikalarını uygulamaya ikna etmek üzere meselenin bu yanı, “eve dönüş” söylemi öne çıkarılmaktadır.
Bu katliamlarda, insanın canını asıl acıtan, en üzücü nokta, sömürgeciliğe ve neo-liberal politikalara, ırkçılığa, yabancı düşmanlığına en fazla karşı çıkmış olanların, ezilenlerden yana saf tutanların hedef alınmaları ve yaşamlarını yitirmeleridir.
Ahmet Akif Mücek 2015-01-09