
seen from Malaysia
seen from United States
seen from China

seen from South Africa
seen from United States
seen from United States
seen from Chile
seen from United States
seen from Australia

seen from United States

seen from Australia
seen from Philippines
seen from Germany

seen from China
seen from Italy
seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from Italy
Mezhepler, sabitelerin değişkenler tarafından yutulmasını önler. Mezhepler, değişkenlerin sabite katına yükseltilmesinin önüne set çeker. Mezhepler, sabiteler ışığında değişkenlerin sonsuz derecede yorumlanmasının önünü açar.
Yusuf Kaplan
İslam itikad (inanç esasları) tarihinde mezhepsel sapmaların bir kısmı diğer inanç ve felsefi görüşlerin karışmasıyla olurken, bir kısmı da derdi hakikaten Allah rızası ve İslam'ı korumak olan kişilerin Rasulullah'ın ve ashabının zamanında, kendi zamanlarındaki sapmalar olmadığı gerekçesiyle önceden "işittik ve iman ettik" şeklinde kabul gören bazı konuları ele alıp kelam usulüyle yorumlamaları üzerine oldu.
Allah'ın isim-sıfatları, kader, kulların fiilleri, Kuran'ın yaratılması meseleleri bu konulara örnek olarak verilebilecek başlıklardan.
Bunlardan halen günümüzde devam eden tartışmalardan en önemlisi Allah'ın isim-sıfatları meselesi. Allah'ın arş'a "istiva" etmesi, vech (yüz), yed (el) vb. ifadelerin nasıl anlaşılacağı. Kendini ehli sünnet vel cemaat'e nispet eden iki kutbun (Kelamcılar-Selefiler) en çok problem yaşadığı alan budur. Bu konunun en girift yönü ise, Kelamcıların ehli sünnet vel cemaat'in kurucu ataları sayılan alimlerin de kelam usulünü kullandığını ve bu isim-sıfatları kendi anladıkları gibi anladıklarını iddia etmeleridir. Oysa hakikat böyle değildir. Ellerinde bir tek Ebu Hanife ve İmam Tahavi vardır ve O'nunda sözlerini eğip bükmektedirler. Ebu Hanife'nin, İmam Tahavi'nin sözlerinin nasıl anlaşılması gerektiğini ise o dönemde yaşayan ve Ehli Sünnet'ten olan diğer alimlere bakarak sağlıklı bir şekilde tespit edebiliriz.
İşte bu kitapta tam olarak o tespiti yapmak için emek verilmiş çalışmaların kilometre taşlarından sayılmalıdır.
Saydığım ve sayamadığım pek çok konuda Hz.Ömer ve oğlu Abdullah b. Ömer ile anne tarafından torunu Ömer b. Abdulaziz, Abdullah b. Mubarek, İmam Ahmed b. Hanbel, İsfehani, İmam İbn Ebu Asım, İbn Batta el-Ukberi ve dahi diğer sahabe, tabiin ve tebe-i tabiin dönemi hadis, tefsir ve fıkıh alimlerinin (Arapça el yazmalarınında resmini koyarak) akaide dair yazmış olduğu risaleleri/kitapları (içerikleri de madde madde özet olarak sıralayıp) bir araya getirmiş, senedleriyle ortaya koymuştur. Dileyen bu kitapları/risaleleri bulup özet yerine tamamını okuyabilir.
Şüphesiz sözlerin en doğrusu Allah (Azze ve Celle)'nin sözü, yolların en hayırlısı Muhammed (s.a.v)'in yoludur. Ehli Sunnet vel Cemaat itikadından ayrılmayın.
Bu kitabın bir diğer güzelliği de; size Vehhabi bunlar, -haşa ve kella- Allah'a gökte oturuyor diyorlar, insan gibi uzuvları olduğunu iddia ediyorlar, bunlar selefi bunların inançları bu diyerek etiketleyen, toplum nazarında öcü gibi göstermeye çalışan, ehli sünnet-i hassa'nın yolunu bulandırmak isteyen kimselerin (İhsan Şenocak, Cübbeli Ahmet, Ebubekir Sifil ve bunların avaneleri) yüzlerine bir tokat gibi çarparak; aha işte Ehli Sünnet budur. Siz yanlıştasınız diyebilmenin kaynaklarla sağlamlaştırılmış halidir. Ama dikkatli olun yüzlerce yıllık tartışma alanına sizi çekmesinler. Zira burada mesele o konuları tekrar tartışıp sonuca bağlamak değil, ehli sünnetin yolunun kelam olmadığını ispatlamaktır. Bununla beraber; kelam yolunu tercihe biraz da mecbur kalan ancak selefin çizgisini inkar etmeyen ve halef dönemi alimleri diye anılan pek çok hayr sahibi kimseler vardır ki bunların içinde İmam Nevevi, İbn Hacer el-Askalani, İmam Sehavi, İmam Suyuti vd.leri mevcut. Kitabı hazırlayan Adil b. Abdullah, okuduğu ifadeleri vakıaya/isimlere uygulamakta biraz aşırı gidip, maalesef bizatihi akaid eserlerini aldığı imamların ihtilaf ettiği kimselere (özellikle Ebu Hanife'ye) olan yaklaşımını ya kaçırmış ya gözünü kapatmış ve düşmanca bir tavır sergileyerek oradan da Maturudi/Eşari menhecini mutlak olarak tekfire kadar götürmüş işi. Bu ayrıntıya dikkat etmek gerek. Bunun içinde İbn Teymiyye'nin Ülfet ve Ümmet Risalesi başta olmak üzere, Abdulkahir el-Bağdadi'nin Mezhepler Arasındaki Farklar kitaplarını tavsiye ederim. Unutmayın ki hiçbir mesele tek bir kitap okunarak tamamen halledilmez. Her duyduğumuzu nakletmek nasıl ki günah olarak yeterse, her okuduğumuzu mutlak doğru kabul edip, etraflıca araştırmadan ahkam kesmemiz de günah olarak yeter.
İmam Ebû Hanife (80-150), kıraatta ve hadis rivayetinde meşhur olan el-A’meş (61-148)’in yanındaydı. İmama bir mesele soruldu ve “şu meselede ne dersin?” denildi. İmam da “Benim görüşüm şudur” dedi. el-A’meş;”Bu görüşe nereden varıyorsun?” diye sordu, imam ona:”Ebû Salih’den, o da Ebû Hureyre’dan; Ebû Vâil’den, o da Abdullah b.Mes’ud’dan ve Ebû Iyas’dan, o da Ebû Mes’ud el-Ansari’den olmak üzere Resulullah’ın “Hayra vesile olan, onu işleyen gibi sevap alır” buyurduğunu bize, sen rivayet ettin,
Yine Ebû Salih’den, o da Ebû Hureyre’dan Rasülullah’ın “Ya Rasululllah, evimde namaz kılıyordum, yanıma birisi geldi, onun gelişi hoşuma gitti” diyen birisine “Sana iki sevap var: Birisi gizli, diğeri de aşikar (ibadet) sevabı!” dediğini de bize sen rivayet ettin.
Keza el-Hakem’den, o da Ebu’l-Hakem’den, o da Huzeyfe’den, o da Rasülullahtan şunu rivayet ettin; Ebu’z-Zübeyr’den o da Cabir’den, merfü olarak şunu rivayet ettin;
Yezid er-Rakaşi’den, o da Enes’ten, merfü olarak “şunu rivayet ettin” dedi, el-A’meş, “Yeter yeter, sana yüz günde rivayet ettiğimi, bana bir saatte rivayet ettin. Senin bu hadislerle amel edeceğini tahmin etmemiştim. Siz fakihler; sizler doktorsunuz, biz (hadisçi)ler ise eczacılarız. Sen ise, ey koca adam, hem doktor hem eczacısın.” dedi.
(el-Cevahiru’l-Mudıyye’nin sonunda (II.484) matbu. Aliyyu’l-Kari’nin “Menûkıbu’l-İmam Ebi Hanife ve ba’zı Ashabihi” adlı eserinden, hadis metinleri kısaltarak alınmıştır. Buna benzer bir hadise, el-A’meş ile İmam Ebû Hanife’nin talebesi Kadı Ebû Yusuf (113-182) arasında da cereyan etmiştir. Bkz: Camiu Beyani’l-İlm. II.130,131.)
| İmamların Fıkhi İhtilaflarında Hadislerin Rolü - Muhammed Avvâme (rahimehullah)
Seyrangah Tv kanalında mezhepler niçin var adlı video serisini de mutlaka izlemenizi tavsiye ederim. O seri de daha tafsilâtlı ve kaynaklarıyla birlikte anlatılmış.
Şâfiî Mezhebi
Şafiî mezhebi, adını imamı olan İmam Muhammed bin İdris eş-Şafiiden alır ve oluşum itibariyle üçüncü Sünnî fıkıh ekolüdür. İmam Şafii, hem Medine'de hem de Irak'ta Hanefî çevreden ilim tahsil ederek farklı ekollerin birikimini şahsında birleştirmiştir. Bu sayede, fıkıh usûlünde dengeleyici ve sistemleştirici bir rol oynamıştır. Onun en önemli katkısı, usûl-i fıkıh ilmini ilk defa müstakil bir disiplin olarak kurmasıdır: Kaleme aldığı er-Risâle adlı eser, fıkıh usûlünün ilk sistematik eseri olup Şâfiî'nin fıkhî deliller hiyerarşisini net biçimde ortaya koymuştur.
İmam Şâfiî, kendinden önceki bazı ekollerin görüşlerini dengelemeye çalışmıştır: Medine örfünü mutlak ölçüt sayıp zayıf da olsa hadisleri ikinci plana iten yaklaşıma karşı çıktığı gibi, nassın ruhuna uymayan subjektif tercih anlamındaki istihsanın ölçüsüz kullanımını da tenkîd etmiştir.
Islam tek bir din yani dogru tek peki mezhepler niye 1den fazla neden boyle ayrim var neden hukumler farkli herseyde
MEZHEPLER NERDEN ÇIKTI DENİRSE ?
Bir kişi mezhepleri anlaması için hadisleri kabul edip, sahâbe döneminin fetvalarını iyi bilmelidir. Aksi takdirde mezhepler nasıl ortaya çıkmıştır anlaması mümkün değildir.
Öncelikle manası mücmel {kapalı} olmayan yani manası açık olan bir ayette ve o ayeti destekleyici bir hadiste, ister sahâbe olsun ister daha sonra gelen alimler olsun herhangi bir ihtilaf {farklı görüş} olmaz. Çünkü manası açık olup onu teyit edecek hadisler varittir.
Fakat öyle ayetler vardır ki ya manası kapalıdır ya da farklı anlaşılır. İşte burada da mutlaka sahih hadisler o ayetleri açıklar. Eğer hadisler ile hareket edilmez ve reddedilir ise, işte o zaman herkes kendisine göre bir mana verecek veya hocam diye herkes kafasına göre birine takılacaktır.
Şunu iyi bilmelidir ki; Hz. Peygamber aleyhisselam döneminde mezhep diye birşey yoktu ve olmazdı. Çünkü Allah Rasûlü aleyhisselam bizzat Allah azze ve celle'den vahiy ile öğreniyor, öğretiyordu. Bu yüzden onun döneminde mezhep olamazdı.
Fakat mezhepler; asıl olarak Hz. Peygamber aleyhisselam'ın aziz dostları olan ''Sahâbe Döneminde'' ortaya çıkmıştır. Çünkü vahiy kesilmiş yeni meseleler ortaya çıkmış, sahabeler arasında farklı hadisler duyulmuş, hadisleri farklı anlayanlar olmuş, bir sahabenin duyduğu hadisi diğer sahabeler duymamış gibi meseleler ortaya çıkmıştır.
Mesela birçok ihtilaftan sadece biri olan Hz. Peygamber Allah'ı gördü mü meselesi;
Mesruk diyor ki; Ben, Aişe {r.a}'ya dedim ki;
Ey anneciğim, Muhammed aleyhisselam Rabbini gördü mü ? Hz. Aişe {r.a} şöyle dedi;
Söylediğin söz tüylerimi ürpertti. Sen şu üç şeyi bilmez misin ki, kim bunların meydana geldiğini sana söylerse yalan söylemiştir;
Kim sana Muhammed Rabbini gördü derse şüphesiz ki o yalan söylemiştir. Hz. Aişe bu sözlerden sonra şu âyetleri okudu;
Gözler onu görmez o ise bütün gözleri görür. {Enâm 103} Allah bir insanla ancak vahiyle veya perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderir de izniyle ona dilediğini vahyeder. {Şurâ 51}
Hz. Aişe {r.a} sözlerine devamla şöyle buyurdu;
Yine kim sana yarın ne olacağını bildiğini söylerse şüphesiz ki o yalan söylemiş olur. Sonra şu âyeti okudu;
Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilmez. {Lokman 34}
Yine kim sana, Rasûlullah bir şey gizledi derse şüphesiz ki o yalan söylemiştir, demiş ve şu âyeti okumuştur;
Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer yapmazsan Allah'ın peygamberliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur. Şüphesiz ki Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez. {Mâide 67}
Hz. Aişe sözlerine devamla şöyle buyurdu;
Rasûlullah Rabbini görmedi. Fakat o, Cebrail'i kendi âsli suretinde iki kere gördü. {Buhâri}
Aynı mesele hakkında aynı dönemde peygamberin meşhur sahabelerinden olan İkrime anlatıyor; Efendimizin amcasının oğlu olan Abdullah b. Abbas dedi ki;
Muhammed Rabbini gördü. Ben de ona {Hz. Aişe annemizin dediği gibi} dedim ki; Allah ayette Gözler onu göremez, o ise bütün gözleri görür buyurmamış mıdır ?
Abdullah bin Abbas ise şöyle bana cevap verdi;
Vay senin haline, bu durum Allah'ın nuruyla göründüğü zamandır. Görülen onun nurudur. Allah'ın nuru Muhammed'e iki kere gösterildi. -
-Halbuki o ayet; Allah gerçek manada görülmez demektir.- {Tirmizi}
Sahabeden olanlardan Abdullah b. Abbas, Ebu Salih, Süddi, İkrime bu görüştedirler. Halbuki Hz. Aişe annemiz ve bazı sahabeler farklı görüştedirler.
Aynı şekilde Abdullah bin Şekik diyor ki;
Ben, Ebu Zer'e dedim ki; Şayet Resûlullah'ın zamanına yetişmiş olsaydım, ben ona bir şey sorardım. Ebu Zer; Ona neyi sorardın dedi. Abdullah da; Ey Allah'ın Resûlü, sen Rabbini gördün mü ? diye sorardım, dedi. Ebu Zer dedi ki; Ben bunu onu sordum o da; Ben nur olarak gördüm dedi. {Müslim}
İşte sahabeler arasında ihtilaf edilen konulardan sadece bir tanesi. Bunun gibi binlerce mesele böyledir. Ancak bu ihtilafın kapısının açık olması da şu meşhur ve sahih hadis iledir;
Resûlullah aleyhisselam sahâbelerden -zekat almak için- Muaz bin Cebel'i Yemen'e göndermek istediği zaman ona şöyle sordu;
Önüne bir dava gelirse nasıl hüküm vereceksin ?
Sahabeden Hz. Muaz; Allah'ın kitabıyla hüküm vereceğim dedi. Peygamber aleyhisselam; Allah'ın kitabında {bir hüküm} bulamazsan ? diye sordu.
Hz. Muaz; Resûlullâh'ın sünnetiyle hüküm veririm dedi. Peygamber aleyhisselam yine; Ya Resûlullah'ın sünnetinde de {bir hüküm} bulamazsan {ne yapacaksın} diye sordu.
Hz. Muaz; Kendi görüşümle içtihad ederim, {hüküm vermekten} geri dönmem, dedi ve bunun üzerine Resûlullah aleyhisselam {Muaz'ın} göğsüne vurarak; Allah Resûlu'nün elçisini Allah Resûlü'nün arzusuna {muvâfık hareket etmeye} muvaffak kılan Allah'a hamd olsun dedi. {Ebu Davud, Tirmizi}
İşte bu ve bunun gibi hadislerden ötürü içtihat etmek alimlere, bunun ehline caizdir. Eğer öyle olmasaydı, Hz. Peygamber aleyhisselam Hz. Muâz'ı engelleyecek Allah'ın kitabı ve râsûlünün sünneti sana yetmiyor muydu diyecek ve onu men edecekti. Ama o; herşeyin farkında olup ilmi olarak Hz. Muâz ve benzerlerine izin kapısı araladı.
Konu ile alakalı büyük müçtehid İmam-ı Suyûti, tabiinden olan Ömer İbn-i Abdülaziz'in şu sözünü nakleder;
Eğer Muhammed aleyhisselam'ın ashabı ihtilaf etmemiş olsalardı sevinmezdim. Çünkü onlar ihtilaf etmeselerdi, ruhsat meydana gelmezdi.
Hatîp Bağdadî'nin beyanına göre Harun Reşîd, İmam Malik bin Enes'e; Yâ Ebâ Abdillah ! Şu {senin} kitaplarını yazalım da İslâm âfakına dağıtalım. Ve ümmeti bunlarla amele sevkedelim demiş, İmam Malik'in cevabı şu olmuştur;
Ya Emire'l Mü'minin ! Ulemanın ihtilâfı Allah Teâlâ'nın bu ümmete bir rahmetidir. Herkes kendince sahih olana tâbi olsun. Ulemanın hepsi hidayet üzeredir. Hepsi Allah Teâlâ'nın rızasını talep etmektedir.
Bunun yanında kurânda Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur;
Senden önce ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber gönderdik. ''Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.'' {Enbiya 7}
İşte günümüzde meşhur olan ehli sünnetin kalesi dört hak mezhep, bir fetva naklederken önce ayet ve hadisi almıştır. Bunu yaparken de sahabe sözlerine çok önem vermiş, fetvaları ona göre düzenlemiştir. Hatta rivayetlerden birine göre Hanefî mezhebinin kurucusu İmam-ı Azam Ebû Hânife, sekiz sahâbe ile bizzat görüşmüş, onların ilim halkasında bulunmuş ve tabiin olmuştur.
Ayrıca İslâm âlimleri, Buharî ve Müslim'de geçen Hz. Peygamber aleyhisselam'ın; İman Süreyya yıldızına çıksa, Fârisoğullarından biri elbette alıp getirir, hadis-i şerifînin İmam-ı Âzam hakkında olduğuna kanaât getirmişlerdir.
Bugün yalnızca dört mezhep olmasının sebebi ise; daha önceki hak mezheplerin günümüze ulaşıp tedvin edilememiş olmasından kaynaklanmaktadır. Halbuki sahâbelerden gelen birçok mezhep oluşmuş, fakat tedvin edilip günümüze gelemeden imhâ olmuştur.
Bunun yanında mezhep kuranlar biz mezhep kuruyoruz, bize tabi olun dememiştirler. Hatta halk arasında İmam-ı Hanefî'ye nispetle Hanefî mezhebi, İmam-ı Şafî'ye nispetle Şafî mezhebi, Ahmet bin Hanbele nispetle Hanbeli mezhebi, Malik bin Enes'e nispetle de Malik'i mezhebi denmiş ve yayılmıştır. Bunun yanında bu müçtehit alimler bütün kaynakları tedvin edip fetvaları naklederken, mutlaka bütün alimlerin süzgecinden geçmiş, onayını almış ve kabul görmüştür. Üstelik sahâbe ve tabiin döneminde kimse bunları reddetmemiştir. Çünkü ayet ve hadiste geçenleri alan, sahâbe sözleri ile amel eden, müçtehit seviyesinde olup, çok ama çok üst düzey yetenekli insanlardı onlar...
Ancak bugün ise ayeti hareke olmadan yüzüne dahi okuyamayanlar, bu mezhepler nerden çıktı, biz kendimiz anlarız, bize kuran yeter gibi cahilâne tavırlar ve sözlerle, hem kendilerini aldatıyor, hem de ilimsiz insanları dalâlete saptırıyorlar. Üstelik bu kişiler itikadi veya ameli olup da alimler arasında görüş ayrılığı olmayan hususlarda bile, kişiyi dinden çıkaracak fetvalar veriyorlar. Bunu yaparken de hiçbir hadis veya sahâbe nakli almıyorlar ve ben bunu kurândan buldum diyorlar. Çok geçmiyor ki bir zaman sonra bazı fîkirlerinden ya dönüyorlar, veya bir başka fîkri bozuk çıkıp öbür fîkri bozuğu tekzip ediyor !!
Allah bizleri ehli sünnet olan, Allah ve Habibi'nin yolundan giden dört hak mezhepten ayırmasın. Bunlara da acilen hidâyet nasip eylesin.
EK BİLGİ; Bir mezhepte haram olan bir şey diğer mezhepte helal olabiliyor. Bu yukarıda anlattığımız farklı hadislerden veya farklı sahabe nakillerinden veya hadislerin farklı anlaşılmasından kaynaklanıyor.
SUÂL; Peki şöyle sorulabilir; Şafî olan bir kişinin, eli kadına değdiği zaman abdesti bozuluyor ve bu şekilde namaz kılarsa namaz geçersiz olup günahkar oluyor. Ama Hanefî mezhebinde abdesti bozulmuyor, namaz sahih oluyor. Şimdi Hanefî olan bu kişi cennete, Şafî olan diğer kişi de cehenneme mi gidecek ?
EL-CEVAP; Bir ibadetin mezheplerde haram olması, o kişinin ona uymadığı zaman o ibadetin sahih olmadığı söylenebilirse de, Allah katında kabul edilemez olduğu söylenemez.
Yani bir kişiye sen haram işledin öyleyse cehennemlik oldun denilemez. Fakat o mezhebin görüşlerine ve delillerine göre; ibadetin sahih olmadı, günahkar oldun denilebilir. Ama bu mezhebe göre cennetlik veya cehennemlik oldun denilemez. Zira aynı şekilde ittifaklı bir ibadeti yapmakla da cennet veya cehennem sonucu verilemez. Bunu belirleyen, ihtilaflardan bizim için kolaylık ve rahmet çıkaran Allah azze ve celle'dir.
Fakat bir kişi mutlaka mezhep imamlarından birine uymalı telfîk {karma} yapmamalıdır. Çünkü sahabe nakillerini cem yapmış, tüm deliller bir yerde toplanmıştır. Aksi takdirde ben hepsine uyarım demekle de hiçbirine uymamış, kendi kafasına göre her mezhepten görüş alarak bir mezhep çıkarmış olur ki, bunu ehli sünnet içerisinde yapan veya kabul eden hiçbir alim yoktur. Fakat zorda kalır veya ihtiyaç duyarsa diğer hak mezhepten birini kalben taklid eder. Bu; farklı görüşlerin Allah azze ve celle tarafından rahmet ve kolaylık eseridir.
Ayrıca bir mezhepte farz, vacip, sünnet gibi vb. meselelerde mutlaka ona uyulmalıdır. Çünkü onun delili ayet, hadis ve sahabe naklidir. Diğer mezhepte olan da böyledir. Buna göre bir kişi kendi mezhebine göre hareket ettikçe, o verilen fetva isabet etmişse ne âla, yok isabet etmemişse ona yine sevap verileceği sahih hadis ile bildirilmiştir. O hadiste şudur;
Bir müçtehit, içtihat eder ve içtihadında isabet ederse iki sevap, hata ederse bir sevap kazanır. {Buhari, Müslim}
Allah bizleri doğru istikâmetten ayırmasın. Yüzyıllardır bize kadar süregelen, Allah ve Râsûlü'nün çizgisinden ayrılmayan mezheplerden de taviz verdirmesin.
İktibas