Shannon Finnegan, Do you want us here or not (MMK), 2021. Foto: Axel Schneider
(Bu yazı Sanat Dünyamız Dergisi'nin Ocak-Şubat 2023 sayısında yayınlanmıştır.)
“Hayatı ağır çekimde yaşıyorum. İçinde yaşadığım dünyada düşüncelerim herkesinki kadar hızlı, hareketlerim zayıf ve öngörülemez, konuşmamsa bataklıkta giden bir salyangozunkinden daha yavaş. Serebral palsim var, yürüyemiyorum ve konuşamıyorum, bir alfabe tablosu kullanıyorum ve sizin gibi dakikada 150 kelime yerine saatte 450 kelime ile iletişim kuruyorum – yani sizden yirmi kat daha yavaş. Yavaş bir dünya benim için cennet olurdu. Sizin dünyanızda yaşamak zorunda bırakılıyorum, hızlı ve sert bir dünyada.[...]Hızlanmam gerek, ya da sizin yavaşlamanız.”
2010 yılında hayatını kaybeden Avustralyalı engelli hakları aktivisti Anne McDonald’ın bu cümleleri normatif bir bedene veya zihne sahip olmayan bir bireyin ihtiyacı olan zamanın kapitalist topluma dayatılan hız ve ilerlemecilik ile nasıl çeliştiğini en yalın haliyle ifade eder. Bu yüzden crip time (sakat zaman)* kavramı ele alındığında en çok referans gösterilerenlerden biri de odur. Engellilik çalışmaları alanında aktif teorisyen ve akademisyenlerin özellikle son on yılda en çok kullandığı kavramlardan biri olan crip time; engelli, kronik hasta ya da nöroçeşitli bireylerin zaman ile olan biricik ve çetrefilli ilişkisini anlatır. Crip time bir yandan engelli bir bireyin eylemlerini yerine getirmek için ihtiyaç duyduğu ekstra zamanı (örneğin bir yerden bir yere giderken, yorgunluk nedeniyle dinlenirken ya da acının dinmesini beklerkenki zaman), diğer yandan da normatif, yani sosyal olarak kabul gören zamanın günü ve hatta hayatı ayırdığı yapay kesitlerin (çalışma, aile, dinlenme zamanı vs.) herkes için geçerli olmadığını ifade eder. Crip time aynı zamanda öngörülemezdir. Onu kabullenmek, zaman deneyimini fiziksel ve bilişsel faktörlere göre bireyselleştirdiği ölçüde engelli veya değil herkesi özgürleştirir. Alison Kafer 2013 yılında yayınladığı ve crip time hakkında standart bir esere dönüşmüş olan Feminist, Queer, Crip’te crip time’ı engelli beden ve zihinleri zamana uymak için eğip bükmek yerine zamanı engelli beden ve zihinlere uyması için eğip bükmek olarak tanımlar. Buna göre engel veya hastalıkların zamanı yavaşlatması ya da hızlı patlamalar halinde deneyimletmesi senkronizasyon bozukluğuna veya zamansal bir uyumsuzluğa yol açar, engelli kişiler kültürün onlardan beklediğinden daha yavaş veya hızlı düşünüp hareket edebilir.
Carolyn Lazard, 2018 tarihli CRIP TIME ismini verdiği işi ile zamanın bölündüğü kesitlerin ve zaman algısının herkes için farklı olabileceğini Jeanne Dielmanvari, sıkıcı olduğu kadar hayati bir rutin ile anlatır. Gerçek zamanlı videoda sanatçının ellerini haftanın her günü için farklı renklere sahip ve günün her kesiti için farklı bölmelere ayrılmış ilaç kutularını haplarla doldururken görürüz. Kimi seyirci için belki sabrın sınırlarını zorlayacak bir monotonlukta olan bu işlem, kronik ağrıyla yaşayan sanatçının zaman algısının temelidir çünkü hayatta kalmak ve kendine bakmak için gerekli olan zamanı ifade eder bu kutular. Sanatçı bir yazısında bedenini bazen şeffaf bazense anlaşılmaz, bilinmez bir maddeden oluşan katı bir kitle olarak duyumsadığını anlatır. Beden algısı da zaman algısı gibi değişkendir ve Lazard’ın kendi deyimiyle bedenin idaresi “otoriter yorumun şemasına uyamayacak kadar zordur”. 1
Crip time ile ilgili çok sayıda akademik yayın olsa da son yıllarda çağdaş sanatın önümüzde getirdiği örnekler bu kavramı daha elle tutulur bir hale getirmiştir. Bunun bir tarafında seyircinin bir performans sırasında herhangi bir ihtiyaç için istediği zaman mekândan ayrılıp geri dönmesini mümkün kılan relaxed performance (rahat performans) örnekleri, diğer tarafında ise crip time kavramının şekillendirdiği ya da Lazard’ın örneğinde olduğu gibi doğrudan onu anlatan sanat eserleri vardır. Crip time sanat eserlerinin üretimi ve performansında kendini çok çeşitli şekillerde gösterebilir. Örneğin sanatçının temposu küratörlerin normlarından daha yavaş olabilir. Ya da öngörülemezlikler, beklenmedik kazalar işleri yaratıcı olarak etkileyebilir. Bunun çok iyi bir örneği Brezilyalı dansçı ve koreograf Marcos Abranches’in Francis Bacon’ın tablolarından ilham alan Body on Canvas performansıdır. Serebral palsi nedeniyle hareketleri üzerinde tam bir hâkimiyet sağlayamayan ve bu nedenle her hareketi bir sürprizle sonlanan sanatçı bedenini boyalara bulayarak bir action-painting tablosu haline getirir. Eserlerin seyirci tarafından nasıl karşılandığında da etkilidir crip time. Üretimin aşamalarından hangisinin tesadüfi hangisinin engellilik sonucu olduğunu her zaman algılayamaması izleyicide yaratıcı düşünsel süreçleri tetikleyen bir iritasyona neden olabilir.
Kapsayıcılığı ana değer olarak gören ve onu çoğunlukla ableist (engellilere karşı ayrımcı, normatif bedenleri idealize eden) bir toplumsal yaşama katılma olarak algılayan sanatta kahraman, kurban ya da ucube kategorilerinden pek kurtulamayan ve çoğu zaman engelsiz/sağlıklı küratör ya da koreograflar tarafından izleyiciye sunulan engelli/hasta bedenlerden (örneğin Jérôme Bel'in çok tartışmalı Disabled Theater’ı) ya da engellerin sanatta artık hiçbir önem teşkil etmemesini ideal olarak belirleyen anlayıştan farklı olarak crip art, engelliliğin kendi dilini konuşmasına ve kendi estetiğini oluşturmasına imkân sağlar. Seyirci bu sayede takdir, öfke, empati ve acımadan oluşan kısıtlı bir duygu sarmalının ötesine geçerek kırılganlığı ve engelleri sanatsal bir söyleme dönüşmüş olarak deneyimleyebilir. John Dewey’nin 1934 tarihli Deneyim Olarak Sanat kitabında söylediği gibi estetik bir deneyimi yaratan, direniş ve gerilimlerin dağılmaya giden bir uyarımdan kapsamlı ve tatmin edici bir sonu hedefleyen bir harekete dönüşmesidir.
Zamanda İleri-geri Yolculuk
Ancak crip time’ın aksattığı sadece normatif dünya ve sanat düzeni değildir. Sakat zaman zorluklarını da beraberinde getirir. Örneğin sanatçıların, zaman sınırlamalarıyla işleyen kapitalist sistemde bir sorumluluğa yetişmeden evvel ihtiyaç duydukları enerjiyi depolayacak zamana sahip olma şansları düşüktür. Ayrıca engelli bir sanaçının işini “başarıyla” tamamlayacağına dair güvenin düşük olduğu durumlar da mevcuttur. Ya da Alison Kafer’in de belirttiği üzere engelli yardımları depolitize edilmiş, gerçek bir ihtiyaç değil bir iyilik işareti olarak görülmektedir. Yardım almayan engelliler iyi engelliler, alanlarsa en kötü ihtimalde sahtekârdır. Sanatçı ve aktivist Liz Crow ilk kez Kasım 2012’de SPILL performans festivalinde sergilenen performansı Bedding Out’ta engellilere yönelik güvensizliklere bir yanıt olarak – ki performans İngiltere’de engellilere yönelik yardımların azalmasına da bir tepkidir- yaşamının en mahrem kesidini sergiler ve yataktaki hayatını 48 saat boyunca sahneye taşır. Performansın politik yanı dışında crip time ile bağlantılı çok şahsi bir yanı da vardır. “30 sene boyunca iki çok farklı modda yaşadığımın farkındayım” der Crow. “Biri enerjik, canlı, angaje ve yaptığı işte başarılı olmaya çalıştığım ve öyle göründüğüm, insanların önündeki modum. Bu toplumsal olarak kabul görmenin bir yolu. Ama insanların görmediği diğer taraf, günümün çoğunu evimde, onun da büyük kısmını yatağımda uzanarak geçirmem. Bunun amacı insan arasına karışmaya hazırlanmak ve bunu yaptığımda da yeniden kendime gelebilmek. Bunu hep sakladım çünkü insanların görmesi tehlikeliymiş gibi geliyor. Yanlış yorumlanacağım ve insanlar beni bütün kişiliğimle görmeyeceklermiş gibi geliyor.”2
Crip time ise tam da böyle ikiliklerin yaşamın doğal bir parçası olduğunu savunur. Toplumsal cinsiyet ve engellilik konusunda araştırmalar yapan yazar Ellen Samuels crip time’ın zamanda bir yolculuk olduğunu söyler. Ona göre “engel ve hastalıklar bizi geriye ve ileriye doğru hızlanmanın, düzensiz bitiş ve başlangıçların, bıktırıcı aralar ve ani sonların olduğu bir solucan deliğine sürükler. Kimimiz daha gençken yaşlılığın kısıtlamalarıyla yüzleşiyor, kimimize ise istediği kadar yaşlansın çocuk gibi muamele ediliyor.” 1
Sakat Zaman Kuir Zamandır
Yaşam süreci teorisine göre yaşam dört kesitten oluşur: Çocukluk (bağımlı), yetişkinlik (bağımsız), emeklilik öncesi ve yaşlılık evresi ki engellilik ya da hastalık ancak bu devrede normal kabul edilir. Oysa ki crip time heteroseksüellik, üreme ve aile etrafında dönen üretim ve iş odaklı bu yaşam döngüsünü kabullenmez ve böylelikle ‘kuir zaman’ (queer time) kavramı ile örtüşür. Kuir akademisyen Jack Halberstam 2005 tarihli In a Queer Time and Place kitabında kuirlerin zaman ve mekânı gelişmek için kullandığını söyler. Kuirlik “tuhaf zamansallıkların, hayal gücü yüksek yaşam planlarının ve egzantrik ekonomik pratiklerin bir sonucudur. Cinsel yönelimini açıklama ve cinsiyet değişimi ve AIDS salgını benzeri bir jenerasyonu tanımlayan trajediler kadar çeşitli zaman büken deneyimlerden etkilenir. Kuir olmak bu şekilde zamanın geleneksel zorunluluklarından farkıyla var olur.”
Halberstam’ın dediği zamanı büken deneyimler Félix González-Torres’in 1993 tarihli Untitled (Placebo – Landscape – for Roni) farklı katmanlarıyla gözlemlenebilir. İzleyici Torres’in sergi alanına yığdığı altın renkli selofan kâğıtla kaplı şekerlerden istediği kadarını alıp yiyebilir, bu yığının ağırlığın, boyutunu ve şeklini değiştirebilir. Sanat eseri tıpkı bedenler gibi dokunulmaz değildir, zamanla dönüşebilir, değişebilir, çoğalıp artabilir. Bu sınırsız sayıdaki şekerler kuir çeşitliliği ve farklı bir yaşam arayışı sırasındaki hareketliliği de akla getirir. Eserin zamanla bağı bununla sınırlı değildir. Gerçekleştiği zamansal arka planda HIV virüsüne karşı ne bir ilaç ne de bir tedavi mevcuttur ve sanatçı da hayatını AIDS sonucu kaybetmiştir. Bahsi geçen iş crip time konusuna adanmış bugüne kadarki en büyük etkinlik olan ve Frankfurt Modern Sanat Müzesi’nde bu senenin başlarında sonlanan CRIP TIME sergisinde de gösterildi. Aralarında Judith Hopf, Jilian Crochet, Carolyn Lazard ve Cady Noland’ın yer aldığı 41 sanatçının işlerinden oluşan bu sergide crip time kavramını en doğrudan aktaranlar Shannon Finnegan’ın işleriydi. Normatif zaman algısını tersine çevirmese de zamanın kişisel algılanmasına dikkat çeken Have you ever fallen in love with a clock? müzenin bekleme alanlarına yerleştirilmiş saatlerden oluşur. Bu çok ağır ilerleyen tek kollu saatlerde günün 12 saatinin yerini haftanın yedi günü alır. Sanatçının sergideki diğer işi Do you want us here or not’ta sergi mekânının farklı yerlerine yerleştirilmiş bank ve koltuklarda “Buraya ulaşmak zordu. Katılıyorsan burada dinlen” ya da “Bu sanat eseri ile daha fazla zaman geçirmek isterdim ama tüm bu ayakta durma ağrı verici. Katılıyorsan otur” gibi mesajlar yer alır. Finnegan sadece izleyiciyi engelli bedenlerin dinlenme ya da yavaşlama ihtiyacıyla empati kurmaya değil kendi ihtiyaçlarını da yok saymamaya davet eder. İşin mavi-beyaz renkleri uluslararası engelli erişim sembollerine gönderme yapar ama absürt olan serginin kendisinin tamamen bariyersiz olmamasıdır. Sergiye dair eleştirilerden biri de insanlık dışı tıbbi testler ve aşılamadaki eşitsizliklerden kabarık sağlık faturalarına, işlerin çoğunun engelliliğin fiziksel/medikal yönüne odaklanması olur. Bu işler crip time’ın ortaya koyduğu imkân ve imkânsızlıklardan yararlanarak yeni bir ifade şekli geliştirmediklerinden bir sanat eseri olarak eleştirilmeleri de zordur.
Yine John Dewey’e göreyse estetik bir deneyim hayal gücüne dayalıdır. Az önce bahsettiğimiz ve crip time’ın ne olduğunu bize doğrudan anlatan işlerden farklı olarak Megan Bent ve Aurora Berger’in işleri Dewey’nin argümanına denk düşer şekilde crip time’ı işlerini şiirselleştiren bir öğe olarak kullanırlar. I don’t want to paint a silver lining around it projesinde kendisi de kronik bir hastalığa sahip olan sanatçı Megan Bent, pandemi döneminde yüksek risk taşıyan bir grupta olmanın kırılganlığını yine çok kırılgan bir nesne olan yapraklar aracılığıyla dile getirir. Sanatçı işlerinde tek bir baskı elde etmenin bile sekiz ila 72 saati aldığı klorofil baskı tekniği aracılığıyla fotoğraf görüntülerini doğrudan yapraklara aktarır. Yaprakların hassasiyeti ve doğanın sürprizlerine karşı savunmasızlığı, üretim sürecinin yavaşlığı ve işlerin geçiciliği crip time kavramını bize tüm yaratıcılığıyla estetik bir değer olarak sunar.
Sanatçıyı derinden etkileyen Covid süreci bu geçiciliğe hepimizin sahip olduğunu hatırlatması, her zaman üretmeyi ve daha ileriye gitmeyi şart koşan neo-liberalist değerleri sorgulatması ve farklı çalışma koşullarını öne sürmesiyle crip time kavramını farkında olmadan toplumsal hayata sokmuştur. Pandemi, günümüzü ayırdığımız bölümleri değiştirerek gerektiğinde önemli anları kaçırmayı, gerektiğindeyse yavaşlamayı ve beklemeyi öğretti. Tüm bunlar engelli ve kronik hasta insanların zaten bildiği ve talep ettiği niteliklerdi. Yine de Covid zamanının sakat zaman olduğunu öne sürmek naiflik olur çünkü Covid zamanı, katlanılan ve bir an önce seçkinci ve ableist yaşama dönmenin arzulandığı bir zamanken sakat zaman sona ermeyecek olan, gündelik hayattaki engellerin sürekli olduğu ve doğrusal zaman yerine döngüsel zamanın kabulünü talep eden bir zamandır. Daha da önemlisi Covid’de ölenlerin çoğunluğunun zaten yaşlı ve hasta olduğu söyleminin yaygınlığı Megan Bent’in de tepki duyduğu şekilde “engelli insanların kişisel çıkarlar veya kurumsal kazanç nedeniyle daha kabul edilebilir kayıplar olduğunu”3 ve ableist kibri gösterir. Halbuki Covid’le birlikte kırılganlığımızın farkına varmak engelli ya da engelsiz kategorilerinin önüne geçerek yeni deneyimler bulmayı ve geç kapitalizmin zaman önerilerine yönelik hem bedensel hem de felsefi bir tepkiyi mümkün kılabilir.
Megan Bent gibi doğanın kırılganlığından ve tıpkı crip time kavramındaki gibi öngörülemezliğinden yararlanan başka bir sanatçı da işlerinde siyanotip baskı kullanan fotoğrafçı Aurora Berger’dir. Sanatçı bu baskı çeşidine özel olan, hava ve güneş ışığı şartlarının belirsizliğinin yarattığı kontrolsüzlüğü ve kâğıt üzerindeki izlerin mükemmellikten uzaklığını işlerinin parçası olarak görür. Daha da ötesi, kötü bir görüşe sahip olduğundan karanlık odada kağıdını göremeyen sanatçı kendini tamamlanmamışlığın riskine teslim eder. Crip time’ın ve crip art’ın normlar dışı estetiğinin kaynaklarından biri de budur. Berger bunu yazdığı manifestoda capcanlı bir şekilde dile getirir:
“Hepimizin engelliliğin nasıl göründüğü hakkında kendi versiyonlarımız var. Bu görüntüler popüler medyadan ve tanıdığımız kişilerden geliyor. [...]Benim için engellilik ormanlarda uzun ve bulanık yürüyüşlere benziyor. Lucio Fontana’nın yarıklarına ve Tracey Emin’in yatağına benziyor. Bob Flanagan’ın bir hastane yatağının üzerinde tavandan asılı olmasına ve Viktoria Modesta’nın parlak protez bacağına benziyor. Milo Venüsü’ne ve unutulmuş kollarına, hastane ziyaretleri ve dağınık yataklara ve soyut crip joy’a (sakat neşe) benziyor. Arkadaşlığa benziyor. Yaralara. Yumuşak kıvrımlara. Sert köşelere. Yatağıma benziyor.” 4
Berger’in gözümüzün önüne getirdiği görüntüler eksiklikleri, fazlalıkları, dramları ve hasarlarıyla güzeldirler. “Engellilik doğası gereği güzeldir” der Berger ama güzelliğin engelli sanatın bir prensibi olmadığını da belirtir. Tam da bu yüzden, bu kısıtlayıcı prensibin yokluğunda crip art güzelliği yeniden tanımlayabilecek ve içine yaralanabilirliğin kabulünün verdiği canlılığı katabilecek yaşamsal güce erişir. 2015 yılında ölen, Disability Aesthetics (Engelli Estetiği) kitabının yazarı Tobin Siebers de muhteşem olarak bilinen sanat eserlerinin çoğunlukla bir engeli göz önüne serdiğini söyler ve tıpkı Berger gibi Milo Venüsü’nü buna örnek gösterir. Siebers, Edgar Allan Poe’nun bir eserinde Lord Francis Bacon’ın söylediği sözleri de hatırlatır: “Oranlarda belli bir tuhaflık olmadan olağanüstü bir güzellik mümkün değildir.”5 Poe’nun izini sürerek yazının başındaki önermeye dönersek biz de söyleyebiliriz ki zamanlamalarda belli bir kayma olmadan da olağanüstü bir yaşam mümkün değildir.
* “Crip” (sakat) (tıpkı “queer” sözcüğüne benzer şekilde) engelli komüniteler ve aktivistler tarafından aşağılayıcı anlamından arındırılarak yeniden kullanılan bir sözcüktür. Yazar bu komünitenin bir üyesi olmadığından çoğu yerde “engelli” sözcüğünü kullanmayı tercih etmiştir.
** Crip art ve kuir sanatın tarihsel, kültürel ve aktivizme alanındaki kesişimine dair olan Queering the Crip, Cripping the Queer sergisi, 30 Ocak 2023’e kadar Berlin’de Schwules Museum’da görülebilir.
1) Carolyn Lazard, The World is Unknown (Triple Canopy, 2019)
2) https://www.theguardian.com/artanddesign/2013/apr/09/liz-crow-bed-disabled-rights
3) http://lenscratch.com/2022/04/megan-bent/
4) http://lenscratch.com/2022/04/aurora-berger/
5) Tobin Siebers, Disability Aesthetics (University of Michigan Press, 2010)