Mantıksal Karmaşa Safsataları
Bazı duyguları yendiğimi düşünüyorum. Özellikle birini yada kendini özlemek. Uzun süre birini özledikten sonra, artık bu duygunun üstesinden gelinmesi gerektigini düşününce insan; törpülüyor haykırışlarını ve hayata odakliyor beklentilerini. Sen o hayatın içinde özlemlerinle, sevgini ve şevkatini fazlasiyla esirgerken beklentilerimden, perçinlemek istiyorum yarattığın duygusal karmaşayı ve üstesinden geldiğim tüm beklentilerimi, ki daha bi acıtmadan kessin bileklerimi. Bu karmaşayı ve hatta solumak üzere olduğum oksijeni. Kessin istiyorum soluğumu bu gereksiz hissiyatlarin fazla eksikligi.. Kanıyorumda sonra, ama sen korkma. Korkmazsinda zaten biliyorum, gök gürültüsü gibi birşey değil nede olsa bu.
Dünya yıkılsa, bu duygular kimseye dokunmaz metinlerden başka.
Beklentilerde çadırın kapısında, kulakları ağzımdan çıkacak duygu durumlarında. Sarılıyorlar bana, her birinizin kişisel, tek tek birer birer, saniyelerle dolu yokluğunda. Basıyorum bağrıma hepsini sırayla. Korkusuzca sarıp, özleminin kokusunu arıyorum anılarda. Çektin mi yokluğun kokusunu içine, birer birer saniyelerce hasret gidermecesine. Şehrin soğuğu çöker geceye hasreti öldürürcesine.
Sen yoktun giderdiğim beklentilerde.(kendime sen yoktun diye serzeniyorum.) Ben kendimi özlemişim, sana sarılıp duygularıma ağlıyorum yokluğumda. Sen her yerdesin nede olsa; bazen bir şahinin kanatlarında -kesende manzara, bazense kızılderili şapkasında -bir şahin kanadıyla.
Bazı havalarda, rüzgarın ağaçların yapraklarıyla fısıldayışını duyardım. Yine aklıma gelirdim; kimdim bilinmezdim, bilmem kaç duyu organıylada olsa kendimi özlerdim. Özlemimin ağırlığı bastırıyor yağmurun sesini. Gök gürültülerinde kayboluyoruz.
Işıltılı göklere manzara oluyoruz Akdeniz semalarında.
Kimse görmüyor bizi aşıklardan başka, hasretlerden başka, rüzgarı okşayan ağaçlardan başka..
Aşıkları görememek, gönlünde zerre minnet olmayan et torbalarının gözlerinin tek kusuru olsa diyorum bazı parafların cesur tutumlarına. Gidiyorsun rüzgarlarla -bugünün yarınına. Bir Akdeniz akşamında susuz ve rutubetsiz bir duvarın tuğlalarını çürütüp, fay hatlarının depremlerini süslüyorsun Van Gölü civarlarında.
Yarım yamalak metinlerin şiirleri oluyorsun, Ferhat'ın Şirin'i fark ettiği an da; kafiyelerce toplayıp çığırdığı türküleri ateşlerle söndürüyorsun. Mevsim, otoparkın üçüncü katından denizi izleme baharı. Aldı çantasını ve döndü arkasını. Şirin, olanları anlamazken. Ferhat, anlamların mantık sınırlarınıda delmiş, zamanı varken Şirin'e gelmemiş.
Kuşlar pırpır uçuşup mantığın tünelinden geçip, sınırınıda geçmek için özgürlüğün tanımını bugün *karanlığa kanat çırpan aydınlık- olarak yapıyor ve kendi özgürlüklerini kendilerine armağan etmek için kanatlarını, karanlık tüneli aydınlatmak adına çırpıyorlar. "Mantığın sınırını çoktan geçmiş olmalılar."
Mantık, Ferhat'ın tüneli ceviz ağacıyla kapatıp aynı ağaca kendini asmış. Çünkü kuşların kanatları, mantığında paranoyaları rasyonel bir gerçekmiş. Hatta bir ara anlamların salatasına zeytinyağı döküp ekmek banmış. Burda biraz abartmış, kafası fena karışmış.
Cevizler, daldaki asılı ipi boynundayı son yolculuğuna, bir şahin tüyü ile uğurlamak için önceki gün dala konan şahini yolmuşlar.
Tüyünü, mantığın tam saçlarının arasına getirmek için hafif bir rüzgar bekler ceviz. Dallar kıpırdanıncada rüzgarla, var gücüyle sallar dallarını ve mantığın özgürlük nişanını tamda yerine bırakır.(ardından toprağa bakıp gülümsemiş -ceviz. Bu gülümseme, toprağın bizi görmesi için gözlere ihtiyacı olmadığını ve cevizle sadece taraflardan birinin anlayacağı şekilde anlaşabildiklerini düşündürtürmüş.)
Başarılı olunca çok sevinmiş ceviz, kökleriyle sıkmış toprağı sarılır gibi sıkı sıkı, biricik dostuna.
Yalnızlık kimi zaman sınırını aşar, aydınlık kuşları gibi kanadını çırpar kanıverirsin.
Zavallı ceviz kardeş kim bilir kaç yıldır aynı toprağa bakıyor kim bilir biz yokken neler konuşuyordur, dallarına isimde takmış mıdır? Birinin ismi belli "özgür mantık." Sınırlardan taşar. Özgürlüğe cilve taklaları atardık.