Bir Tayyip vardı, bir zamanlar...
Bu bölümü 1994 - 2002 arası olarak ele alıyorum.
Başörtüsü ülkenin en büyük sorunu, 28 Şubat’a giden yollar yavaştan döşeniyor, Kemal Alemdaroğlu, Nur Serter, bilumum Kemalist zinde güçler ve bir kısım medya oldukça etkin. Dindarların üzerine balyoz gibi gidilen yıllar.
İşte o yıllarda yavaş yavaş yıldızı parlayan, dindarların gözbebeği olan Tayyip Erdoğan yavaş yavaş ülkenin gündemini sarsacak şekilde siyaset sahnesinde yerini alıyordu.
Sene muhtemelen 94′dü, artık pek net hatırlamıyorum, ATV‘de Ali Kırca’nın Siyaset Meydanı’nda İstanbul Belediye başkan adaylarının katıldığı programda son söz ona verilince, “Biz bekleriz, sorun değil“ mealinde bir söz söylemişti. O sırada TV başında “Bu adam geleceğin başbakanı“ demiştik arkadaşlarla beraber. Öyle de oldu.
Belediye başkanı oldu, tamamlayamadan şiir okuduğu için hapis yattı ancak bu onu engellemedi. Daha da güçlendi. Kurduğu Ak Parti Nihayet 2002 seçimlerinde patlama yapınca, 1994′de TV’de izlediğimiz o sakin ve kendine güvenen kişinin Başbakan olduğunu o zaman gördük.
O zamanlar TV programlarına çıkar, kendisine sorulan en zor sorulara çatır çatır cevap verirdi. Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin karşısına çıktığı 32. Gün hala akıllarda. Kendine güveni tam, haklı olduğunu biliyor. Moral üstünlüğü onda, dindarlarda.
Zinde Kemalist güçler tarafından eziliyoruz, hem de öyle böyle değil ama moral üstünlüğü bizde. Haklı olduğumuzu biliyoruz çünkü.
Erdoğan’ı karşı mahalledeki kişilerin dahi alkışladığı olay ise metro açılışına bir önceki İBB başkanı Nurettin Sözen’i çağırarak açılışı birlikte yapmalarıydı. Küçük ama o zamanlar önemli bir ayrıntıydı.
Bir çok kişi Erdoğan’ı bu durumda iken sevmiştik. Güçsüzdü, eziliyordu ama dindarların kalbinde çoktan taht kurmuştu.
Gelişme bölümünü de 2002-2013 olarak ele alıyorum..
Herşey çok güzel başlamıştı. Ak Parti halen zinde güçler tarafından ezilmesine, dışlanmasına rağmen işler rayında gidiyordu. Bir yandan Kemalist zinde güçlerle mücadele edilirken, diğer bir yanda ekonomi alanında inanılması güç bir başarı grafiği çiziliyordu.
Gerçekten de 70 yılda yapılamayacak pek çok şey bu 11 yıla sığdı. Yapılan yatırımlar halk tarafından da görüldü ve takdir edildi, oya dönüştü.
Dış politikada Ortadoğu’nun parlayan yıldızıydı Türkiye. Batı basınında Erdoğan’ın başarılarını ve Türkiye’yi getirdiği noktayı yazan pek çok haber, makale yayınlanmaya başlamıştı. Demokrasisi, insan hakları konusunda yaptığı iyileştirmeler ile gerçekten de bu övgüyü hakediyordu.
O zamanlar henüz “dış güç” olarak düşmanlaştırılmayan Nytimes, Guardian, Times vb. yayın organlarında Türkiye’nin katettiği yolu anlatan makaleler artık sıradan görülmeye başlanmıştı.
Kemalist ve Ulusalcıların, AB ve ABD’yi şeytanlaştırıp “dış güçler“ olarak bize sunduğu yıllardı. Banu Avar ve Osman Pamukoğlu’nun sözleri paylaşılarak, ülkenin aslında nasıl bir parçalanmaya gittiğinin yine Kemalist’ler tarafından ispat edilmeye çalışıldığı yıllardı. Yani paranoyaklığın Kemalist kesimde olduğu yıllar.
AB Parlamentosunda Türkiye bayrakları dalgalandırılarak üyelik müzakerelerinin başlaması kararının teyid edilmesi, sanki çok uzak bir hatıra gibi duruyor bugünden bakınca.
90′lı yılların hiç bitmeyen gündemleri olan yolsuzluk, işkence, insan hakları ihlalleri vb. konularında gözle görülür bir ilerleme vardı ülkede.
Kişi başına milli gelir ~3000$’dan, ~11000$’a kadar gelmiş, ülke zenginleşmiş ve alım gücü oldukça artan bir Türkiye vardı karşımızda. Her ne kadar muhalifler kabul etmese de durum bu idi.
Ve üstüne üstlük bütün bunları yapan da kendilerini dindar olarak tanımlayan kişilerden oluşan bir hükümetti. Yurtdışından bakınca bu anlaşılması kolay bir görüntü değildi.
Ülkedeki statükoyu yıkan ve ülkeyi her alanda modernleştiren kişiler, dindarlardı. Kemalistler ise, 1930′lı yılların hayallerinde yüzen, modası geçmiş bir gruptan fazlası olarak görünmüyordu.
Ve sonra, ne olduysa oldu, herşey Gezi Park’ı olayları ile değişti.
Bu dönemi de 2013 ve sonrası olarak ele alıyorum.
Bir çok kişi bu miladı daha önceye alabilir ancak kanımca tarih bu kırılımı Gezi Park’ı olayları ile kaydedecektir. Gezi Park’ı olayları Cuma akşamı patlak verdiğinde, ülke tam anlamıyla ikiye bölündü ve olaylar bittiğinde de kaybeden ülke oldu. Kemalist’i de kaybetti, dindarı da, muhafazakarı da.
Aslında olayların başlangıcı son derece normal ve demokratik bir istekle başlamıştı. Her geçen gün betona boğulan İstanbul’da, bir vaha olarak görünen Gezi Park’ının yıkılıp yerine Topçu Kışlası’nın yapılması istenmiyordu. Ve buna karşı olarak da Gezi Parkı’nda toplanan kişiler orayı terketmeme eylemi başlattı.
Normal, demokratik bir ülkede, bu istekler dikkate alınır, tekrar gözden geçireceğiz denirdi, denmesi lazımdı. Ama olmadı.
Üzerinden geçen 6 yılda Topçu Kışlası halen yapılmadı ve Gezi Parkı halen de orada? “İlla Topçu Kışlası’nı yapacağız” inadına gerek varmıydı? Kim ne kazandı, ne kaybetti, bence Ak Parti’lilerin ve yöneticilerinin oturup düşünmesi gerekir.
(Yanılmıyorsam) Cuma akşamı polislerin eylemci çadırlarını yakma görüntüleri sosyal medyaya ve TV’lere düşünce iş çok daha büyüdü.
Akl-ı selim davranış, Erdoğan’ın bir açıklama yapıp, Topçu Kışlası planlarını tekrar gözden geçireceğini duyurmasını gerektirirdi kanımca. Ama olmadı, Fatih Altaylı’nın programına çıkıp, daha sert sözlerle Topçu Kışlası’nın yapılacağını, eylemcilerin oradan atılacağını falan söyledi. En azından eylemcilerin ateşini alacak sözler söyleseydi, oraya katılan eylemcilerin çok büyük bir kısmını evlerine gönderebilirdi. Ama olmadı, o açıklamasıyla eylemlere katılımı daha da arttırdı.
Kişisel olarak ve yakınımdaki pek çok kişinin, o programda Erdoğan’ı dinlerken hayal kırıklığı yaşadığını söyleyebilirim. Benim bildiğim Erdoğan bu derece sert, empati yoksunu biri değildi.
Ama artık bundan sonra karşımızda bu Erdoğan’ın olacağını maalesef henüz o zamanlar bilmemize de imkan yoktu.
Bir yanda 11 senelik Ak Parti iktidarına karşı biriken Kemalist nefretin sokaklara dökülmesi, diğer yanda “surda gedik açtırmayız” diyen hükümet sayesinde ülke bölündü ve bir daha da rayına oturmadı.
Gezi Park’ı olaylarının başlangıcında çadırları yakan polisleri o gün ölesiye savunan hükümet ve Ak Parti’liler, yıllar sonra o polislerin Fethullah’çı olduğu ortaya çıktığında arkalarından eleştirmeyi maharet saydılar. Halbuki sen doğru yerde durduğunda, adaletsizliği o gün eleştirip tavır aldığında, daha sonradan değişecek duruma göre tavrını güncelleme ihtimali de ortadan kalkıyor.
O gün o çadırları yakan polisleri Erdoğan eleştirse, “Bu yapılan yanlıştır, durumu araştırıyoruz” dese, doğru ve hakikatin yanında yer alacaktı. Ama olmadı, o fırsatlar hep birer birer kaçtı.
Sonrasında zaten Fethullah’çıların ülkeyi ne duruma getirdiğine, devlet kurumlarının içine nasıl sızdığına yaşayarak tanık olduk.
Ancak bu noktada da dindarların büyük bir kesimi, Erdoğan’ı farklı tutumlarından dolayı eleştirmesine rağmen, karşıda dev gibi bir ihanet çetesini gördüğü için Erdoğan’ı yine yalnız bırakmadı, bence doğru da yaptı.
Bir siyasi lider, hükümet, ne kadar kötü olursa olsun, niyetleri belli olmayan, herşeyi perde arkasından yapmaya alışmış bir cemaat yapılanmasından çok daha yeğdir.
Bu 3 senede Erdoğan’ın imajı artık Ortadoğu’nun parlayan yıldızından, klasik bir otoriter Ortadoğu lideri imajına doğru kaymaya çoktan başlamıştı.
“Diktatör” imajına, bir çok kişinin inandığı şekilde dış basından daha çok, kendi sözleri ve yaptıkları ile damga vurdu. Dış basına verdiği her mülakat, mitinglerde yaptığı her salvo, hem Türkiye’nin, hem dindarların, hem de kendisinin imajını yerle bir etti.
Dindarların büyük bir heyecanla başladığı, yurtdışında ve yurtiçinde pek çok kimsenin imrenerek izlediği, o muhteşem “dindar devrimi“, son yıllarda darma duman oldu ve ilginçtir, klasik bir Ortadoğu otoriter rejimi gibi, Erdoğan bu durumu ve imajı hiç önemsemedi. Düzeltmek istemedi.
Bu imajın ülkeyi ekonomik olarak nerelere götürebileceğini hesaplayamadı ya da hesaplamak istemedi.
AK Parti’nin ilk yıllarındaki o akl-ı selim, dünya ile entegre olma hali, son yıllarda adeta toplumsal bir “dış güçler“ histerisine bilinçli olarak dönüştürüldü.
Dünyaya açık, dünyayı anlamaya daha yatkın olan dindar kesim, döndü dolaştı yine kendisini 4 tarafı “dış güçlerle“ çevrili bir ülkede buldu.
Halbuki kimse demedi ki “Osmanlı’nın başlangıcından beri dış güçler var, her ülke, her devlet için bu olgu var, neden şu anki başarısızlıkları dış güçlere atıyoruz? Neden 10 sene önce dış güçler mesela bu ülkede o kadar konuşulmuyordu? Neden bu dış güçler ülkenin refahının artması adına ülkeye en çok yatırım yapan ülkelerden oluşuyordu?“
Ama medyanın bu zehirli dili, dindarları döndü dolaştırdı 10 sene önceki Banu Avar hizasına getirdi.
2016′dan sonra bahsettiğimiz o “devrim“ de kalmadı artık, sistem artık net bir şekilde “dindar Kemalizm“’e doğru kaymaya başladı.
Devrim artık çoktan kendi çocuklarını da yemeye başlamıştı. Gezi Olaylarından itibaren, Erdoğan’ı az da olsa eleştiren, “şu şöyle yapılsa daha doğru olabilir“ diyen herkes işsiz bırakıldı, uzaklaştırıldı.
28 Şubat’ta dahi yazabilmiş Ahmet Taşgetiren köşesini kaybetti, uzaklaştırıldı.
28 Şubat’ın en hararetli günlerinde bu hareketi desteklemiş Ali Bayramoğlu, Etyen Mahçupyan tamamen dışlandı, düşmanlaştırıldı.
Mustafa Akyol, Yıldıray Oğur, Mustafa Karaalioğlu, İbrahim Kiras vb gazeteciler köşe bucak kovuldu, işsiz bırakıldı.
İslami hareketin en önemli gazetecilerinden Hakan Albayrak’ın kurduğu gazeteye ambargo uygulanıp kapatılması sağlandı. Yazmaması için uğraş verildi.
“Dindarlar artık bu kadarını da yapmamalı” diyeceğimiz şekilde şehirler betona boğuldu, şehircilik katledildi. İstanbul’un tabutuna son çiviyi maalesef Erdoğan çaktı.
Ülke tekrar kendini popülist milliyetçilik ile Kemalizm arasında bir yerde buldu.
Biz Erdoğan’ı 28 Şubat’ın o en karanlık günlerinde ezilirken, dışlanırken sevmiştik. Siyaset Meydanı’nda en son söz ona verildiğinde sevmiştik.
Geldiğimiz noktada güç Erdoğan’ı değiştirdi, dünün ezileni bugünün muktediri oldu. Erdoğan’a karşı dindar camiadan yapılabilecek bir eleştirinin artık müeyyidesi var. İşini kaybedip çok rahat dışlanabilir.
Sonuç olarak islami hareketin ve ülkenin geldiği nokta açısından, diyebileceğim tek şey, çok yazık oldu.