Can-ı gönülden söylemeliyim ki uzun zamandır karşıma çıkan en iyi kişisiniz. Düşünceleriniz, bakış açınız... Gerçekten tebrik ederim. 🙏 🎭
Gerçekten çok teşekkür ederim mutlu ettiniz

Jar Jar Binks Fan Club

#extradirty
Color Me Curious
KIROKAZE
todays bird
noise dept.

No title available
Monterey Bay Aquarium

oozey mess
YOU ARE THE REASON

Product Placement
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH
official daine visual archive
No title available
Cookie Run:Kingdom Official!
Sade Olutola

if i look back, i am lost
EXPECTATIONS
No title available

Origami Around

seen from Malaysia

seen from United States
seen from Netherlands

seen from United States

seen from Türkiye

seen from Colombia
seen from United States
seen from Colombia
seen from Venezuela
seen from United States

seen from United Kingdom
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from Argentina
seen from Pakistan

seen from Mexico

seen from United States

seen from United States
seen from Indonesia
@yazarsamolur
Can-ı gönülden söylemeliyim ki uzun zamandır karşıma çıkan en iyi kişisiniz. Düşünceleriniz, bakış açınız... Gerçekten tebrik ederim. 🙏 🎭
Gerçekten çok teşekkür ederim mutlu ettiniz
Ondan sonra travestiyi de eller, o
Ondan sonra travestiyi de eller, oğlanlara göz de kırpar, hornette karşılaşabilirsiniz bile! Ama ağzınızı açamazsınız, namaz kılıyordur. Tek söz edemezsiniz, oruçludur. Haddinizi bilmeniz gerekir, o evli ve çocukları olan bir babadır.
güneş tenini yakarken, kuzeyin hayalini kurarsın, biliyorum ama ne kuzey sana gelebilir, fizik kurallarına aykırıdır; ne de sen gidebilirsin kuzeye, sana aykırıdır. sen yanmayı seversin, sesin çıkmaz. sen yakmayı da seversin zaman zaman, kuzey hak getire.
Kaçak
Ben sende dokunmuştum çimenlerin ıslak uçlarına. Şimdi yalnızca kuru bir toprağı sıkıyor nasır tutmuş ellerim. Ağlayamıyorum ki yeşersin, ya da yeşerir mi ağlasam? Bilmiyorum. Tek yaptığım şimdi, her boş vakitte Sezen açmak ve kendimdeki senle yüzleşmek. Kafamın içinde bağıran öfkeli duyguları susturmak için sigarayı içime çekmek belki de. Ne sıkıntılıyım ne de bohem. Ne eziyet ediyorum kendime ne de bir ödül kendi kendime... Yalnız gidişinden bu yana, hiç gelmediğini fark ettiğim andan itibaren yani, bir boşluktayım. Uykularım kaçıyor. Kahvaltılarım çaya ve bisküviye düştü. Yollarım uzadı, günlerim kısaldı. Kendimle geçirdiğim vakitler çoğaldı.
Duyan, gören, okuyan sevgiliydik sanar. Değildik, hiç olmadık. Ben hiç ona çiçek almadım, hiç hediye göndermedim. Ben ona hiç sarılmadım. Ben onu hiç öpmedim diyeceğim de, komik olacak. Ben onu mesafelere sardım, sakladım.
Şimdilerde kendi içimde bir yolculuğa çıkardım onu, derinlere demek isterdim de, değil gibi. Eziyet de etmiyorum dedim ya kendime, işte buydu o. Gitsin istiyorum. Ama yavaş yavaş gitsin. Bir seferde giderse kaldıramam belki. Sussun istiyorum o giderken bütün sesler. Açıklama yapmasın, gitsin.
Belki de sessiz gitmesini istememin nedeni, bir gün gelir ihtimalini yaşatıp kendimi kandırmaktır, bilmiyorum. Şimdi yine bir Sezen, kulaklarımdan ruhuma yayılıyor ve diyor ki
“Bu şehirde buldum buğday ellerini Bu şehirde sevdim, badem dillerini Senle unuttum bütün ezberlerimi Pişman değilim ama caydım sözümden Düşman değilim ama düştün gözümden”
bülbül, güle olan aşkından şarkılar yazar ama farkında olmadan parçalar ya gülü sevmesen mi beni diye düşünüyorum da sen sev parçalansam da değsin bir yanın yapraklarıma
Sağ elim göğsümde, sol elim başımın altında, çıplak vücudumu örten grileşmiş beyaz bir çarşaf, kırık dökük bir komidinin üzerinde cam bir küllük, kenarına sıkıştırılmış sarma bir sigara. Dumanı tütüyor, odayı keskin kokusu sarıyor. Yatağın başlığı yok, yatağın biraz üzerinde bir resim var, çizeni belli değil. Belki de ucuz bir taklit ya da resim bile değil. Görmüyorum. Kalkıp bakmaya üşeniyorum. Odadaki tek ışık kaynağı sürgülü pencereden içeri sızan bir ışık huzmesi. Ev sokak lambasına yakın olsa gerek. Karşı apartman şuanda bulunduğum apartmandan daha fazla kata sahip. Üst katlardan birinde kırmızı bir ışık yakılmış. Kim kiminle sevişiyor bilmiyorum. Ya da sadece kırmızı ışık seven biri var o katta. Sigaramı alıp bir kaç kez çekiyorum. Sonra tekrar yerine sıkıştırıyorum. O sırada odanın kapısı açılıyor. “Hadi kalk,” diyor hırıltılı bir ses. “Yiyecek bir şeyler getirdim.” “İstemiyorum, gidicem,” diyorum. Ondan yana bakmıyorum bile. Hala gözüm kırmızı ışıklı dairede. “Sen bilirsin,” diyor. “İnerken dikkat et, ışık yok biliyorsun.” Cevap vermiyorum. Daireyi izlemeye devam ediyorum. Işık sönüyor. “Gidiyorum,” diyorum. Kalkıp giyiniyorum çabucak. Bir tişört, bir pantolon, hızlıca saçlarımı elimle düzeltiyorum ve yatakta oturan karaltıya bakmadan çıkıyorum daireden. Apartman merdivenleri dik ve dar. Sanki birileri boğazımı sıkıp burnumu kapatıyormuş gibi hissediyorum. Adımlarımı hızlandırıyorum. Apartmanın paslı demir kapısının sıkışmış sürgüsünü çekiyorum. Sokak. Kırmızı ışığın az önce yandığı apartman dairesinde bu kez mavi bir ışık yanıyor. Renkleri deniyorlar mı? Yoksa sevişmenin gidişatına göre mi değişiyor renkler? Bir sigara yakıyorum ve sokağın biraz daha ilerisinden apartmanı izliyorum. Ellerimden kayıp giden huzuru bir bir topluyorum sanki. Mutlu iki insan yaratıyorum etten kemikten ama hayali, mutlu bir sevişmenin tam ortasına özenle bırakıyorum. Elleri çıplak omzundan aşağı kayarken hayli tedirgin, içleri hopluyor, belki de fazla sıcak. Üşümüyorum ben çünkü. Yeşil. Elleri kenetleniyor, korkuyor biri, diğeri korkmuyor. Sonucunu düşünerek, başına gelecekleri bilerek kokluyor saçlarını; öpüyor parmaklarını, göğüslerini, boynunu... Korku ele geçirmiş ama, kim geçebilir ki önüne böylesine bir tutkunun? Mor. Elbette sarhoş olurlar kasıkları yüksekten inerken için çekilmesi gibi çekilirse. Islak mıdır dudakları? Kuru değildir. Terlemişler midir? Sarı. Hayır. Karanlık. Sigaram da bitti zaten. Sokaklar boş. Gecenin bu vakti çok dolu olmasını beklemiyorum zaten ama bugün biraz fazla boş gibi geldi. Ayak sesi yok. Her şey mavi gibi. Ben siyah bir düzlemim. Yer yer girinti çıkıntısı olan bir düzlem. Engebesi zamanında keskin bıçaklarla kanatılarak alınmış bir düzlem. Üzerime maviler, kırmızılar, yeşiller, sarılar, morlar düşüyor. Üzerimde herkes sevişiyor. Hissetmiyorum. Bir sen eksiksin, ben ise hep bakirim. Romantik sözlerin elendiği bir elek gibiyim, renkler benden geçiriyor cümleleri. Arda kalan kırık cümleler özetliyor beni. Renklerin bana hediyesi bu. Bu hediye ile sana sarılıyorum, kırık diye cümlelerim, kesiliyorsun değil mi? Siyah. Bu kadar mı? Üzerimde herkes sevişiyor, ben önceden beridir bakirim. Sen yolun kenarında hep gördüğüm yeşil, ben sabitlenmiş mavi. Ama boğuk.
Yağmurlarını taşıyamıyorum, yanaklarına da yağamıyorum, doluyorum.
Halbuki hayat çok kısa. Özlediğinizi söyleyin. Sevdiğinizi söyleyin. Ya yarın ölürsek?
BARDAKÇI BABA ETKİNLİK BİLGİSİ
Ankara Devinim Tiyatro nun 5. Sanat Sezonu’ nda hazırladığı 9/8 lik ritimli tek perdelik komedi oyunu BARDAKÇI BABA 19 EKİM PAZARTESİ SAAT 20.00’ DA ANKARA DEVLET TİYATROSU 75. YIL SAHNESİ’ NDE…
Yunus Emre Gümüş ün yazdığı, müziklerini Engin Bayrak ın hazırladığı, vokal koçluğunu Didem Doğan ’ ın, koreografisini Bayram Can ın yaptığı ve benim hem yönettip hem de oynadığım BARDAKÇI BABA, 19 Ekim 2015 Pazartesi günü Saat 20.00’ da ANKARA DEVLET TİYATROSU 75. YIL SAHNESİ’ nde…
Oyunumuzun biletleri biletiva.com adresinde.
Gişe Rezervasyon ve Detaylı Bilgi İçin : 0535 475 05 68 nolu telefondan bilgi alabilirsiniz…
Daha çok kitleye ulaşmamız için arkadaşlarınızı etkinliğimize davet ederseniz çok seviniriz… Sevgiler.
OYNAYANLAR Fatmanur Ismailçebi Hüseyin Oçan Özlem Millici Ozan Demircioğlu Eylül AykutEren Dağhan Esma Şencan Burgaç Döğüşçü
İnsan olmak. İki kelime, bir anlam. Alelade söylenebilen ama altında yatan büyük anlamları kimsenin tartışmadığı iki sözcüğün birleşimi.
Bir can. Ne kadar basit: üç kelime, bir vücut. Ama en önemlisi o bir çocuk. Geleceğe bir pencereden bakmış olsam ve geleceğe insanları taşısam kazasız belasız önce çocukları taşırdım.
Ben artık inanmıyorum. Yaşamadığım için yurt dışını, ya da doğru tabirle Avrupa'yı bilmiyorum. Bu yüzden genelleme yaparak yazacağım. Utanın. Gerçekten. Suratınıza tükürmeyi çok istiyorum. Milliyetçilik ve diğer faşist kavramlara her sene hatta son günlerde neredeyse her gün lanet yağdırıyoruz. Elde var sıfır.
Buradan insanlara seslenmeyi bırakıyorum artık. Kimsenin bunları okuması ya da okumaması da umurumda değil. İçtenlikle ve en derinden Tanrı (?)'ya soruyorum: "Bu çocuğun/çocukların suçu neydi?"
Ne cevap gelecek ne de bir belirti; ne bir düzelme olacak ne de başka bir şey.
Kendinden aşağıdakileri düşünerek şükret diyorlar. Ben şükrederim de, bu çocuklar/insanlar kimleri düşünerek şükredecek?
#SuruçtaKatliamVar
Barış Nedir? Ne yazık ki bu soruya verebilecek naçiz bir cevabım dahi yok. Bazı kavramları açıklamak için sözlükte bulunan bir kaç kelime yetmez, bu da onlardan biri işte. Bazı kavramları açıklamak için örneklendirmelere ihtiyaç duyarsın; çevrenden, yaşananlardan... Ben ne yazıktır ki bulamıyorum.
Evet çok yazık, hayli üzülüyorum bu duruma. Çünkü “barış” kavramının yerine “nefret” ve “savaş” gibi iki kirli kelimenin tanımını hem lügati hem de örneklendirerek yapabilirim. Savaş, ülkede insanların kendi yan komşularını vuracak kadar hayinleşmesinin sonucu; nefret ise bu sonucu getiren unsur, yani başlangıçtır. İşte hiç de zorlanmadım. Çünkü zorlanmam için bir neden yok, örnek çok bol.
Hayat Nedir?
Bir çokları gibi sözlüğü açıp bakmaya kalkışıyorsanız eğer siz de, demek ki örneklendirme yapamıyoruz demektir. Hayatı eğer güzel hayat, kötü hayat diye ikiye ayırırsak işte o zaman belki tanımlama yapabiliriz.
Çok fazla mı lügat oluyorum şuanda? Bunların her birini gerçekten iyi anlatmak istiyorum da ondan böyleyim kusuruma bakmayın. Her gün biraz daha hayat, barış, savaş ve nefret kavramları tartışmaya açık kavramlar oluyorlar da.
Suruç’ta yaşanan katliama yönelik yazmak istedim bu yazıyı. Çok suçluyuz çünkü Suruç’u belki de ilk kez duyduk. Ben en azından ilk kez duydum. İşte tam da bu yüzden biraz da öz eleştiri niteliğindedir bu yazı.
Bahsettiğimiz şey, bir grup insan. Altını çizmeme gerek yok sanırım: İnsan. Yani canlı. Nefes alabilen, oturabilen, konuşabilen, düşünebilen, gülebilen, sevinebilen... Nasıl oluyor da, bir bayrak, bir din, bir inanış, bir kültür, bir bilmem ne uğruna bu kadar insanın canına kıyılıyor ve bu kadar insan katlediliyor? Nasıl oluyor da yukarıda açıklamakta güçlük çektiğim “barış” kavramını açıklamak uğruna, biraz olsun örneklendirmek uğruna, çocuklara oyuncak taşıyan bir topluluk, savaş ve nefret kavramlarını içinde sindirmiş gözü dönmüş pislikler tarafından katledilebiliyor? Aklınız alıyor mu sizin? Eğer hala, “İyi olmuş, ne kadar çok ....’lerin/ların kanı akarsa o kadar iyi,” diyebiliyorsanız, insanlığınızı, haysiyetinizi ve zihniyetinizi sorgulayın.
O kadar masum ki yaptıkları şey, sizler bu masumiyeti öldürüyorsunuz. Bombayı ben koymadım ki diyen milliyetçi arkadaşım, bize ne canım orada ne işleri vardı diyen islamcı arkadaş, bu çocukları sadece bombayı oraya koyan, yahut bomba olan biri öldürmedi. Bu çocukları sizler ve sizin gibi zihniyete sahip olan, düşünmekten, fikir yürütmekten aciz insanlar öldürdü. Siz öldürdünüz! Bilmediğimiz, sustuğumuz için biz öldürdük! Kimsenin vicdanı rahat etmesin. Kimsenin vicdanının rahat olmaya hakkı yok! Bir toplum ki ölümler üzerine ölüm seçmiş, ölmeye patlamaya hazır bir toplum, “Keşke bizi patlatsalardı, biz alışığız, ama onlar batıdan geliyor, annelerine babalarına ne diyeceğiz?” diyor. Bu nasıl acı bir durumdur bana söyler misiniz? Bu nasıl iç burkan bir durumdur ki ölmeye alıştık diyor insanlar. Bizler evlerimizde, başımız kuruda, her dakika eğlenmeye hazır ve rahatken, oradaki insanların sürekli tetikte olduğunu ve uykularının kaçtığını bir düşünün belki işinize yarar. Ben düşünmeye başladım bile.
Peki ölen insanların, o güzel insanların, bedenleri ailelerine nasıl teslim edildi gördünüz mü? Tabutun üzerinde isimler yazıyordu. Bu nasıl bir iştir? Aile gidiyor, isim yazan tabutu alıyor. Pazardan bir şey almıyorsunuz. İsim yazan bir tabut alıyorsunuz. Sevdiğiniz, büyüttüğünüz, aşık olduğunuz yahut daha nice bağlılık içeren kelimelerle bağlandığınız insanın tabutunu alıyorsunuz üstelik üstüne isim yazılmış. Ne “Anne ben buradayım” diyebiliyor ne de başka bir kelam edebiliyor.
Yalnızca düşünün.
İşte sırf bu yüzden insanlara, “Neden ateist oluyorsun, neden dinden dönüyorsun, neden milletini korumuyorsun?” şeklinde yönelttiğiniz o sorular havada kalıyor. Önce siz cevap verin, “Milliyetçilik ne zaman barış sağlamış? Neden hala İslam Coğrafyası kan ağlıyor? Neden insanlar ateist oluyor?” Bu sorulara birer cevap bulursanız, belki siz de düşünmeye başlarsınız. Ama sanmıyorum ki 1400 yıldan beri barıştan nasibini almamış bir kisvenin bu saatten sonra barıştan bahsedebileceğini.
Merhaba rica etsem bana birkaç tane tiyatro türünde pek bilindik olmayan ve sahnelendiğinde iyi iş çıkartabilecek birkaç tiyatro kitabı önerebilir misin? Yardımcı olursan çok mutlu olurum;')
Merhaba, Tabii elimden geldiğince yardımcı olurum :)
Arthur Miller - Cadı Kazanı:Salem Cadıları’nı anlatıyor bu kitap. Tiyatro türünde. Filmini izlemiştim, sahnesi pekala güzel olabilir.
Haldun Taner - Keşanlı Ali Destanı: Epik tiyatro eserimizdir, aynı zamanda müzikal olarak da geçer. Çok sağlam bir toplumsal eleştiridir. Halkın gözünde kahramanlığın köylerdeki ağalıktan farksız olduğunu ve dahi demokrasinin Türk Halkı üzerindeki etkilerini görebilirsiniz bu oyunda.
William Shakespeare - Macbeth: Geçen sefer de oyun isteyen kişiyseniz size aynı oyunu önermiştim çünkü açık ara Shakespear’in en sevdiğim oyunudur Macbeth. Kişinin işlediği suç üzerine kendi cezasını vermesi ya da ilahi gücün onun peşini asla bırakmayacağı işlenmiş oyunda. Her yönü hemen hemen ağır basan bir eser ve sahnede çok güzel durur. Özellikle iyi müzikler seçilirse.
Anton Çehov - Martı:
Daha az şiirsellik vardır Shakespear’e göre. Bu bağlamda oynanması belki daha kolay olabilir. (Elbetteki karakter analizleri zordur ama söyleyiş olarak, ezber olarak daha kolay gelecektir.) Üstelik tiyatro içinde tiyatro anlatılır. Bilhassa o sahnelerin uyarlaması çok keyifli olabilir.
Genelde klasik ya da bilindik oyunlardan yola çıkıyorum. Tiyatroyu çok sevsem de özellikle modern oyunlara çok uzağım. Araştırmadığım yahut okumadığım için olsa gerek. Elimdekilerle yetiniyorsanız, ne güzel :)
Umarım işinize yarar,
İyi günler.
meraba, kadın başrolü olan ve kalabalık kadrolu bikaç oyun önerebilir misin? bu seneki okul tiyatrosunda yönetmen olabilmem için buna çok ihtiyacım var :)
Merhaba :)
Lady Macbeth kadın başrol sayılabileceğinden Macbeth’i önerebilirim sana. Klasik olduğu için zorlayabilir belki ama sağlam bir oyundur şüphesiz :) Umarım yönetmen olabilirsin, başarılar diliyorum :)
Oh Olsun
Yapmayacaktınız…
Milletin gözünden bile sakındığı evlatlarının plastik mermilerle gözlerini çıkarıp üstüne bir de sırıtmayacaktınız.
15 yaşındaki çocuğu katledip anasını meydanda yuhalatmayacaktınız.
Köylüleri bombayla parçalayıp, adalet bekleyen annelerin yüzüne “soruşturmaya gerek yoktur” kararını okutmayacaktınız.
301 madenci verdiğiniz ruhsatlar sayesinde toprağa gömüldüğünde gidip orada sağ kalan işçilere yumruk, tekme atmayacaktınız.
Üç-beş Ermeni gencinin Hrant Dink’i anmak için tuttukları küçücük bir salona güvenlik için gönderdiğiniz sivil polise beyaz bere taktırmayacaktınız.
Çalışma ofisinizden milletin karısına kızına bakıp onların kıyafetlerine “orospu kıyafeti” imasında bulunmayacaktınız.
Soru soran kadın gazeteciye “kızın erkeklerin kucağına otursun ister misin” demeyecektiniz.
“Camilere girdiler, başörtülü kadınların üzerine işediler” yalanlarınızla palayı kapanın gencecik insanların üzerine saldırmasına yol vermeyecektiniz.
O müezzini hakkı savundu diye sürgüne göndermeyecektiniz.
Paraları kutulara doldurup çalmayacaktınız.
Hırsızları yakalayan polisleri, savcıları zindana tıkmayacaktınız.
Cemevinde ibadete gelmiş Alevinin kafasına kurşun sıkmayacaktınız.
Ardından “polis nasıl bu kadar sabredebiliyor şaşırıyorum” demeyecektiniz.
İnsanların dinî duygularını sömürüp ardından makara kukara yapmayacaktınız.
Özel mahkemeler kurup cadı avı başlatmayacaktınız.
Suriye’ye benzin dökmeyecektiniz.
“Onu öyle bırakmam” diyerek gazetecileri hedef göstermeyecektiniz.
Ortalığa bu kadar yalaka zavallıları gazeteci diye sürmeyecektiniz.
Devletin bütün ihalelerini üç-beş şakşakçınıza peşkeş çekmeyecektiniz.
Doğaya bu kadar düşman olmayacaktınız.
“Kürt sorunu yoktur” demeyecektiniz.
Adımızı anarken “afedersin” demeyecektiniz.
Sesini çıkaran herkesi “vatan haini” ilan etmeyecektiniz.
Şimdi iktidarınızı kaybediyorsunuz. Adalete, hakka, hukuka muhtaç olacağınız günler yaklaşıyor. Size oy vermeyen kesimlere çektirdiğiniz acıların aynılarını yaşamamanızı dilerim. Yerlerde süründürdüğünüz adaletin yeni mağdurları olmamanızı isterim.
Fakat şunu unutmayınız ki elbet bir gün hesap vereceksiniz.
Adaletin karşısına çıktığınızda göz göze geleceğiz.
Oh olsun be diyeceğiz.
Geç bile kaldı, oh olsun… Hayko Bağdat
Yoruluyorum İstanbul. Hani böyle çok koşarsın da karın boşluğuna bir ağrı girer ya, işte öyle bir ağrı var senin olduğun hatıralarda. Sanki çok koşmuşum seni, çabuk koşmuşum.
Özlüyorum İstanbul. Ne zaman bir vapur sesi duysam taş toprak olan şehrimde, irkiliyorum baştan aşağı ve özlüyorum. Ne zaman martıları görsem, senden bir parça daha geliyor ve yerleşiveriyor aklıma. Evden çıkmıyorum, her yere ismini yazıyorum, resimlerini çiziyorum. Fotoğraflarına bakıyorum. Ne kadar şanslılar diyorum adım adım seni yaşayanlar için. Özlüyorum İstanbul.
Kimse anlamıyor İstanbul. Senden sıkılmışlar, öyle duydum ben. Sıkılsın onlar. Tek başıma yeterim sana. Kollarım kucaklar seni tek seferde, meraklanma sen. Herkes gitsin İstanbul, seni ben anlayayım yalnızca. Yalnızca ben öpeyim sokaklarından. Kimse anlamıyor İstanbul, kimse dinlemiyor seni. Dinlemesinler, ben duyarım kulaklarımla seni. Tüm sesine yeter kulaklarım, Orhan Veli misali gözlerim kapalı hem de... Görmek istemiyorlarmış seni İstanbul; çileni, trafiğini... Ben görürüm, her güzelin bir kusuru vardır, deyip es geçerim. Beni sev İstanbul. O kadar sev ki, bırakma hiç. Gitmeme izin verme senden.
Sesler susmuyor İstanbul. Ne taştan sokaklarımın çirkef kadın dedikoduları ve ithamları; ne namus bekçiliği yapıp namussuzluğunu gizleyen insanların sesleri, ne de senin seslerin. Trafiğinin, telaşenin, martılarının, rüzgarının, denizinin... Susmuyor İstanbul. Sesler susmuyor.
2/3 Su Bardağı Hayal, 1/3 Kadar İstek, Aldığı Kadar Başarı
Bana kalırsa herkes hayal kurmalı. Yediden yetmişe. Şu dünyada son bir saati kalan insan bile hayal kurmalı. Ne güzel şeydir hayal kurmak...
Başkalarının, “Hayaller yıkılır ve üzüntü verir,” sözlerine aldırmadan hala hayal kurmaya devam edenler gerçek hayalperestlerdir benim gözümde. Efendime söyleyeyim, bir hayal söz konusu olduğunda derinliklerinde hisseden insan da gerçek hayalperesttir benim gözümde.
Bir çoklarına denk geliyorum, hayallerinden vazgeçmişler, ya da yıkılmış. Şimdi, hiç bir şeyin garantisi yok bir kere bunu bilelim. Tutup da sırtımda kanatlarım çıksın diye hayal kurarsan, yıkılır o. Ama mesela çok para istiyorsun ve bunun hayalini kuruyorsun. Bak bunun yıkılması için çok uğraşman lazım. Para kazanmaksa dert, kazanılır. İste yeter ki. İstemek başarmanın yarısıdır diyorlar, ben bu başarı olayını daha kesirli bir biçimde tarif ediyorum:
Hayal etmek: 2/3
İstemek: 1/3
Çok matematiksel bir şeyler yaptım sanırım. Ama anlaşılıyordur yani. (Hiç mi tarif okumadınız, 2/3 su bardağı hayal, 1/3 kadar istek, aldığı kadar başarı, kulak memesi kıvamında)
Yani demem o ki, vazgeçmeyin. Vazgeçecek bir şey yok. Hayal etmek bedavadır ve zihindedir. Yani orada olur biter. Harekete geçirecek istek de olduğu zaman sonu sizin için başarı olmasa bile aslında geriye dönüp baktığınızda bir başarıdır. Oraya gelene kadar neler yaşadınız, nasıl yaşadınız... Hepsi birer başarıdır. Bir yaşam dersidir.
Eğer geriye dönüp baktığınızda, “Keşke böyle yapsaydım,” demek istemiyor ve dahi “İyi ki de bunu yapmışım, hiç pişman değilim,” demek istiyorsanız: Hayal etmeye devam edin. Bir amaç, bir rüya, bir hedef uğruna.
Başkası Olma Kendin Ol/Marjinal Olan Benim
Kendim olmam gerektiğini söyleyen insanlar var. Ne kadar kendisi olabilir ki insan çevresinde bu kadar deforme olmuş kişilik varken? Olur aslında. Ben oldum. Bir kere insan kendini her yönüyle kabul ettiği zaman kendisi oluyor. Hatalarıyla, zaaflarıyla, eksikleri ve fazlalarıyla... Kendi çizgisini bilen ve koruyan insan gerçek manada kendisi oluyor.
Ben kendim miyim? Olaya böyle bakarsak kendim olmayı başarıyorum. Ama çok yazıktır ki kendim olmamı söyleyen insanlar bu gün birbirinin kopyası ve isimleri sözde “marjinal”
Hayır marjinal olan siz değilsiniz. Siyah tişörtüm, kahverengi hırkam ve lacivert pantolonum ile benim!