onun asıl zihin yapısına ulaşmak kolay değildi. zaten en fazla önem verdiği konuyu sessizliğiyle anlatmak gibi bir huyu - ya da bir stratejisi - vardı.
insan, burjuva ilişkilerinin elinden aldığı zengin duygusal yetilerini ve toplumsal sevecenliğini doyurabilmek için boşu boşuna dine, nefrete, vatanseverliğe, faşizme ve kendi yaşamında tadamadığı düşsel aşklar roman ve filmlerin duygusallığına döner. bu yüzden nevrotik, mutsuz ve hastadır, bu yüzden yaşam ona boş, kokuşmuş ve yararsız gelir.
christopher cauldwell - ölen bir kültür üzerine düşünceler
caudwell'in kişisel hayatında bir önemli özelliği, oldukça yalnız bir adam olmasıydı. yoksul bir aileden geldiği için üniversiteye gitmemiş, kendi kendine okumuş,aydınlar çevresine girmemişti. başka komünist aydınlar partiye bağlı ya da bağımsız dergilerde, yayın organlarında çalışır isim yaparken, caudwell buralara pek sokulmamıştı. nasıl marksist olduğu da pek bilinmez.
marksist edebiyatçılar, özellikle alman estetik geleneğinden ve herkesten fazla da hegel'den yararlanmışlardır. bütün marksistler gibi caudwell'de de hegel'in yankıları sık sık kulağa çarpar. ama onu besleyen ana kaynak bu değildir. hegel okulunda yetişmiş avrupa marksistlerinin koyu felsefeciliğiyle bir türlü bir rezonans yapmaz. örneğin bir lukacs, estetik bir değeri tarih felsefesinin bir kategorisine ilişkin kılmaya çalışırken, caudwell nörolojiden söz etmektedir. dolayısıyla, kara avrupası'nın marksist estetikçileriyle caudwell arasında, önemi azımsanmayacak bir mizaç ve gelenek farklılığı vardır.
Attila İlhan / Türkiye, romanı doğuran toplumsal koşullarda yaşıyor
12 Eylül darbesini izleyen aylarda yoğun bir roman tartışması başlamış, Türkiye'de romanın niteliği çok konuşulmuştu. Uğur Mumcu'nun Attilâ İlhan ile gerçekleştirdiği söyleşi ise büyük yankı uyandırmıştı. İlhan'a göre, Türkiye 60'lardan itibaren şehirleşme, yani burjuvalaşma/işçileşme dönemini yaşadığı için romanın gündemde olması doğal bir sonuç.
Söze nereden başlasam?
Şiirden mi, romandan mı, siyasal yazılardan mı? "Zehirli karanfiller büyüttüm/ dargınlığımın saksılarında" diye başlıyor bir şiiri. Sözü buradan alıp, "Kanlı bir karanlıktı gördüğüm/ ben mi çok geniştim dünya mı çok dardı/ nasıl yaprak yaprak açılıyordu/ vahşi bir bitki gibi keder" deyişindeki hüznü damıtıp, buradan mı konuya girseydim? Yoksa Faşizmin Ayak Sesleri kitabında topladığı kimi yazılarında çizilen siyasal doğrultuyu mu ele alsaydım? "Elsiz ayaksız bir yeşil yılan/ yaptıklarını yıkıyorlar Mustafa Kemal" dizesinden Hangi Atatürk kitabına uzanıp, "Bence Mustafa Kemal Paşa, iktidarın yapısal niteliğini değiştirdiği için önemli bir devrimcidir. Mazlum milletlere karşı azgın saldırganlığını sürdüren emperyalizmle boğuştuğu için de yaman bir üçüncü dünya lideridir" yargısı üzerine dünden bugüne, bugünden yarına ulaşan siyasal söyleşi mi yapsam? Evet nasıl başlasam söze"
"Gözlerin gözlerime değince/ felaketim olurdu ağlardım/ beni sevmiyordun bilirdim/ bir sevdiğin vardı, duyardım" dizesi ile büyük kentlerde okumaya gelen Anadolu çocuklarının içine düştükleri yalnızlıklarının, çaresizliklerinin duygusal titreşimlerinden yola koyulup, "Ne kadınlar sevdim zaten yoktular/ yağmur giyerlerdi sonbaharla bir/ azıcık okşasam sanki çocukturlar/ bıraksam korkudan gözleri sislenir/ ne kadınlar sevdim zaten yoktular/ böyle bir sevmek görülmemiştir" dizesinde durulan, teslim olan, başeğen yalnızlığın dipsiz kuyularına mı eğilseydim?
Onları ben, büyük bir aynanın içinde gördüm
Romanlarının başına şöyle bir not düşüyor Attilâ İlhan: "Bu kitapta anlatılanların gerçek kişilerle ve olaylarla hiçbir ilgisi yoktur. Onları ben, büyük bir aynanın içinde gördüm. Üstelik ayna dumanlıydı ve olmayan bir şehirde geziniyordum." Romanlarda öykülerini okuduğumuz kişilerin bazen yanımızda soluk alışlarını duyarız, bazıları iyice yabancıdır bizlere. Kurtlar Sofrası'nda öyle, Yaraya Tuz Basmak'ta öyle, Sırtlan Payı'nda öyle.
En iyisi Attilâ İlhan ile roman üzerine konuşsam, diyor ve konuşuyorum. Bir konu mu konuşuyoruz, yoksa birçok konu mu bilmiyorum. Attilâ İlhan'ın sözcüklerinden çıkan kıvılcımlar, Fransız edebiyatını, Osmanlı kültürünü, Cumhuiyet aydınını, sosyalist akımları, devrimci-karşı devrimci ikilemini birdenbire tutuşturuveriyor. Romanlarının müziği, an oluyor, 'Karantinalı Despina' oynaklığı içinde depremler oluşturuyor, acı oluyor nihavent hüzünlerde duruluyor.
Siyaset askıya alındı mı, sanat konuları ağırlık kazanıyor
"Roman..." diye başlıyorum söze. "Bu yıl, sanki roman yılı... Hep roman tartışması yaptık, roman Türkiye'nin gündeminde midir? Böyleyse neden?"
Konuşuyor Attilâ İlhan:
"Roman, Türkiye'nin gündemindedir. Biri dar, biri geniş, iki önemli nedeni var:
a) Adına 'siyaset' dediğimiz rezillik 'askıya alındı' mı, her ülkede olduğu gibi, ülkemizde de, sanat konuları ağırlık kazanıyor. Seviyesizliği akıllara durgunluk veren parti çekişmeleri aralanınca, çeşitli fikir ve sanat sorunları yüzeye çıktı. Yalnız, bu tartışmaların da, öncekilerden daha seviyeli cereyan ettiğini söyleyebilmek, bir hayli zor.
b) Türkiye, hanidir, romanı doğuran toplumsal koşulları yaşıyor. Edebiyatta bu tür, çağdaş manasıyla, bireyin toplumsal gerçek olarak belirmesi, kişilik kazanmasıyla gelişmiştir. Derebeylikte birey ya serftir, ya da kul; şövalye ya da sultan da olsa, kaderini kendisi yaratamaz, 'takdir-i ilâhiye' bağlıdır. Ancak Cartesien düşünce (Descartes rasyonelliği), positivisme, onun çocukları olan iki düşman kardeşler, liberallik ve sosyalistlik, ortaya çıktıktan sonradır ki, birey toplumda önem kazanmış, bireysel/sınıfsal çıkarı doğrultusunda, 'teşebbüsü şahsi' sahibi olmuştur. Sosyoloji düzeyinde bu dönem, şehirleşme, yani burjuvalaşma/işçileşme dönemidir ki, Türkiye'nin 60'lardan bu yana bu süreci yaşadığını, sağır sultan bile duydu.
Romanın gündemde olmasından tabii ne olabilir?
Köy romanı, köylülüğü, ilericiliğin temeline koymak yanlışını yapıyordu
Üstelik tartışma bu yıla mahsus değil, 'köy romanı' tartışmasının devamı. O zamanlar, estetiğe boş veren, aşırı şemalaştırılmış halkçı/Narodnik köy romanını eleştirmiştim: Köylülüğü, ilericiliğin temeline koymak yanlışını yapıyor, kırsal kesim çözüldüğü halde, İnönü diktası dönemine özgü bir kültür ilericiliğini köylerden başlatmayı öneriyordu. Tipleri eğreti, birbirinin benzeri ve yapaydı. Roman mimarisiyse, son derece ilkel. Köy romanını benimle birlikte eleştirenler arasında, birtakım İkinci Yeni ardılları vardı ki, Fransız Yeni Roman akımının, İngiliz Bilinç akımının, bazı gerçeküstücülük ve varoluşçuluk heveslerinin biçimsel/bireyci numaralarıyla, kendilerini alternatif olarak ileriye sürdüler. Şimdi tartıştığımız, bunların güncelleştirdiği biçimcilik/bireycilik sorunu!
Romancılık, yazar, öznel ilgi alanından nesnel ilgi alanına geçtiğinde başlar
Cinsel (yoksa eşcinsel mi?) psikolojinin yüksek dozda kullanıldığı bu romanlarda, anlatım, anlatılan şeye tekaddüm etmekte, kelime kuyumculuğuna dönüşen hastalıklı ve titiz bir biçimcilik, zaten geçerliği tartışılabilir içeriği iyice bulanıklaştırmaktadır. Ayrıca, kahramanların ağzına bir-iki toplumcu tartışma cümlesi oturtulabilir, meyhanelerde kaybolmuş birkaç kayıp devrimci tipi çizilebilirse, yazılanların toplumcu değilse bile toplumsal oldukları savunulabilinir sanılıyor. Mevsim başında karşı çıktığım tavır budur. Biz, biçimci/bireyci bu tür edebiyata Üçüncü Yeni adını taktık. Şiirde ve romanda (tabii hikâyede de) aynı geleneği sürdürüyorlar.
Yalnız, bana öyle geliyor ki, görünüşte birbirine karşıt sanılan köy romanı ilkelliğiyle, Üçüncü Yeni romanı karmaşıklığı belirli bir yerde birleşmektedir. Yazarın özel ilgi ve hayat alanının dışına çıkamayışta! Öyle ya, Fakir Baykurt da, Selim İleri de, gözlemleyebildikleri kişilik alanlarının dışında hiçbir şeyi yazabilecek kadar cesur görünmüyorlar. Oysa romancılık mesleği, yazarın, öznel ilgi alanından, nesnel ilgi alanına geçtiği yerde başlıyor..."
Attila İlhan, cinsellik üzerine yazılan romanları böyle eleştiriyor. Peki ya Fena Halde Leman?
Yazarların cinsel konuları üzerine yazdıklarını eleştiriyor Attilâ İlhan... Kendisi de son romanından ötürü, aynı nedenlerle 'fena halde' eleştirilmiyor mu? Hem de nasıl! Sözü, burada noktalı virgüle bağlayıp, romancıyı konuşturmak gerekir, diye düşünüyorum.
Sanatımda cinsellik, bireysel diyalektiğin çatışma süreci halinde ele alınır
Söyleşi bu noktada şöyle sürüyor:
"Romanlarımı okuyanlar hatırlayacak, cinsellik hepsinde işlenmiştir. Hem de akla gelebilecek, bütün çeşitlemeleriyle! Fena Halde Leman'daki kadın eşcinselliğine rastlayıp çarpılanlar, besbelli Aynanın İçindekiler'i okumamış. Orada öyle bir Hayrunisa Bayraktar vardır ki, Leman Korkut'a rahmet okutur. Kendisiyle barışık, intégrée bir eşcinsel tipidir. Kimbilir kaçıncı açıklayışım oluyor, benim sanatımda cinsellik, bireysel diyalektiğin bir çatışma süreci halinde ele alınır: nasıl sınıfsal diyalektiğin çatışmalar zinciri, bireyin toplumsal kişiliğini oluşturuyorsa; cinsel diyalektiğin çatışmalar zinciri de, bireyin bireysel kişiliğini oluşturur. Diyalektik yöntemle çalışan yazarın, bu iki düzeyden birini işleyip ötekini es geçmesi, adeta tarihsel materyalizme inanmamasıyla eşittir. Bu bakımdan, doğayı, toplumu ve bireyi, diyalektik ilişkileri içinde ele alan romancının, bireylerin cinselliğini de diyalektik çatışmalarıyla işlemesi, hem hakkıdır, hem de görevi...
Ama burada birey, sabit, bir kerede olmuş bitmiş, her şeyin merkezindeki varlık olarak alınmamıştır. Sürekli çelişkilerle, tez/antitez/sentez ilişkileri oluşturur, bu ilişkiler toplumsal düzeyde olduğu kadar bireysel düzeyde de hem onu, hem birbirini etkiler, bu etkileşimden son derece zengin bir toplumsal/bireysel roman hamuru yoğurulur. İlk romanlarımdan beri, benim yapageldiğim budur, oysa Üçüncü Yeni romancıları bunu mu yapıyor? Hayır!
Bir kere bireylerin toplumsal sınıfları net olarak verilmez. Küçük burjuva diye adlandırılırsalar da, daha çok ülkemizdeki komprador aydınlar ghetto'sundaki yabancılaşmış tiplerdir. İkincisi, işledikleri bir ilişkiler süreci, diyalektik bir değişkenlik değil, sabit ve değişmez bir bireydir. Üçüncüsü, bu birey 'esas' alınmış, toplumsal olaylar, bütün dış dünya, ona göre değerlendirilmiştir. Burada kesif bir bireycilik, hatta benmerkezcilik görülür. Dahası, konu işlenirken öyle seçkinci, öyle çetrefil bir üslup kullanılmaktadır ki, bireyciliği raffine bir biçimcilik tamamlamakta, adeta tüy dikmektedir. Bireyi esas alan dünya görüşünün liberallik olduğunu kim bilmez; bu takdirde bireyci/biçimci bir edebiyat eğilimini sağcılıkla nitelendirmek, eşyanın tabiatına da uygundur.
Bir sürü alafranga yazarımız, açık seçik bireycilik/biçimcilik yapmakta
Ülkemizde, geleneksel değerler sistemine bağlı dinci ya da ırkçı bir sağcılık vardır, bunu hep biliriz de, Batılı olduklarından, öyle geçindiklerinden midir nedir, düpedüz bireyci/biçimci oldukları halde, bazı yazarlarımızın alafranga bir sağcılığı temsil ettiklerini düşünmeyiz. Oysa Feyyaz Kayacan'dan Ferit Edgü'ye, Bilge Karasu'dan Vüs'at Bener'e, Güven Turan'dan Selim İleri'ye, bir sürü alafranga yazarımız, pek açık ve seçik bir bireycilik/biçimcilik yapmaktadırlar. Canı isteyen Yusuf Atılgan'ı, Adalet Ağaoğlu'nu, Tomris Uyar'ı, aralarına katabilir. Daha niceleri de. Bu akım Tanzimat sonrasında bize musallat olmuş tatlısu frenkliğinin edebiyatımızdaki görünüşüdür. Batılı diye ilerici sananlarımız çıkmıştır ama, gerçekte düpedüz Hıristiyan değerler içerir, zira komprador kültürünün ürünüdür. Komprador kapitalistini, ne kadar kültür ilericisi olursa olsun, neden solcu sayamazsak, fikrimce komprador kültürünün bu estetik temsilcilerini de, o yüzden solcu sayamayız. İkisi birbirinin 'mütemmim cüzüdür' de, ondan."
Attilâ İlhan, birçok yazarı, romancıyı, düpedüz 'bireyci/biçimci' olarak niteleyiveriyor. 'Tatlısu frenkliği' ve de 'komprador aydınlık' da cabası! Farkındayım, bu sözler, bu yargılar, oldukça ağır ve acımasız. Attilâ İlhan, bu sözleri ile bir tartışmaya kapı aralıyor. Bu tartışmayı başka söyleşilerde de sürdüreceğiz. Öteki yazarlarla, romancılarla, aydınlarla konuşa konuşa bu tartışmayı iyice gündeme getireceğiz.
İyisi mi, diyorum, Attilâ İlhan'dan bu 'komprador aydın' kavramını ayrıntısı ile öğrensek; öğrensek ve bu tartışmayı kıyasıya yapsak.
Komprador aydın, ulusal kültür bileşimini yapamamış kişidir
Soruyorum: "Yazılarınızda da bu komprador aydın kavramını işlerdiniz. Şu kavramı biraz daha açıklar mısınız?"
Açıklıyor:
"Son iki kitabımda, Hangi Atatürk'le Hangi Sağ'da komprador aydın kavramını açıklamaya çalıştım. Özet olarak denebilir ki, komprador aydın, ülkesinin ulusal kültür bileşimini yapamamış, yabancı bir kültür bileşimini onun yerine 'ikame etmiş' kişidir. İnönü diktası döneminde, çağdaşlaşmak, Batılılaşmak diye alınmış, bu yapılmıştır; Batılı klasikler çevrilir, Yunanca/Latince 'mecburi' ders olarak okutulursa, kalkınırız sanılıyordu. Bu kafanın, ulusal bileşimci Müdafaa-i Hukuk öğretisiyle uzaktan yakından ilişkisi yoktur. Nasıl olsun ki, Müdafaa-i Hukuk (hakların savunması), ilkin ulusal kültür haklarımızın savunulmasını gerektiriyordu. Mustafa Kemal, kitaplarıma aldığım pek çok sözünde, bunu açıkça belirtmiş, aydınları bu işle görevlendirmiştir.
Aslında, 'kültür yoluyla kalkınma', kültür emperyalizminin -çöreklenebilmek amacıyla- azgelişmiş ülkelere benimsetmeye çalıştığı yaldızlı fakat zehirli bir reçete. Bakın dünya ülkelerine! Ağır sanayileşmeyi gerçekleştirmeden, elektrik, elektronik, kimya ve benzeri sanayi dallarını kurmadan, şu ya da bu kültürü benimsemek için sadece okul açarak kalkınabilmiş tek ülke var mı? Tam tersine, kültür aktarması komprador aydın tipini oluşturur, bu aydının ilk davranışı da halkını küçümsemek olur, zira artık onun kültür çevresinden çıkmıştır, halk da ona yabancılaşan aydını reddeder. Bundan birinci derecede yararlanan kimdir sanırsınız? Elbette, emperyalizm! Halkını uyarmayan, önünde bayraklaşmayan aydının bulunduğu ülkeyi içinden çökertmek çok daha kolaydır. Osmanlı'nın bu yoldan çöktüğünü hiç unutmayalım.
Gelişmiş ülkelerde aydının işlevi nedir, düşündünüz mü? Siyasal örgütler, meslek kuruluşları, iktidar, muhalefet vs. halka birtakım sloganları gerçeğin ta kendisi olarak sunmuyorlar mı? Aydınlar işte burada devreye girer, özgür vicdanları ve bağımsız yöntemleriyle, sloganların içeriğini tartışma konusu yapıp, halkı aydınlatmaya çalışırlar. Ak koyunla kara koyun böyle seçilir. Gelişmemiş ülke aydını böyle davranmıyor. Tam tersine, siyasal kuruluşlardan, meslek örgütlerinden, iktidardan, muhalefetten medet umuyordu; bunu sağlamak için de, halka onların sloganlarını kabul ettirmeye sıvanıyor. Bundan büyük rezilik olmaz! Adı geçen örgütler, çıkarları gereği aydınları buna özendirirler. Bağımsızlığını korumak isteyenleri silmek, etkisizleştirmek için çevirmeyecekleri dolap, tevessül etmeyecekleri bayağılık yoktur. İlle aydınlar ondan yana olsun, geçerliği tartışılabilir sloganlarını papağan gibi halka tekrarlasın!
Aydının toplumsal işlevi, kendi için bir şey istememekle gerçekleşir
Aydın da bir fikre, bir yönteme angaje olmayı, bir örgüte ya da kuruluşa (hatta lidere) angaje olmakla karıştırdığından, serbest düşünme ortamını kaldıracak aşırılıklara düşüyor. Çünkü bu işi can-ı azizi için bir şeyler beklediğinden yapmaktadır. Pir aşkına değil. Hepimiz, bir milletvekilliği, bir basın ataşeliği, beleşten bir Avrupa seyahati için, önemsediğimiz ne aydınların, ne yalakalıklar yaptığını gördük. Allah bilir, daha da göreceğiz. Oysa aydınların toplumsal gelişmede işlevsellikleri, yalnız ve yalnız yöntemlerine angaje olmalarıyla mümkündür. Bu da, kendileri için bir şey istememekle gerçekleşebilir.
Bir dakika! Yönteme angaje olmanın da, bir usturubu var. Bu işi ulusal koşulları göz önünde tutarak yapmak, zorunlu gibime geliyor. Aksi halde komprador aydınlığına düşmez miyiz? Hadi bir örnekle konuşalım: Sakızlı Ohannes Paşa Omanlı aydınlarından sayılırdı. Mülkiye'de iktisat okutuyordu. O tarihte Batıda liberallik prim yapıyor ya, o da tutmuş harıl harıl bunu savunuyor. Neden, İngiltere'de, Fransa'da, liberalliğin başarılarını görmüş, ondan, Osmanlı 'bırakınız yapsın, bırakınız geçsin' formülünü uygulamaya geçince, İngiltere 'devlet-i fehimesi' gibi olacak sanıyor. Sonucu bilirsiniz, Osmanlı liberalliği, en muhtaç zamanında devletin gümrükleri gevşetmesine yol açar, bu da dokuma sanayiinin mahvıyla sonuçlanır. Ohannes efendi, liberalliği, Osmanlı'nın koşullarını göz önünde tutarak değerlendirebilseydi, böyle olmazdı elbet.
Diyalektik yönteme inanmak başka, filan ülkedeki uygulamasını aktarmak başka
Diyeceksiniz ki, o sağcı, liberal! Solcular için de, durum aynıdır. Diyalektik yönteme inanmak başka şeydir, bu yöntemin filan ülkedeki uygulamasını Türkiye'ye aktarmaya kalkışmak başka şey. İkincisine yeltendiniz mi, hoş geldin Ohannes efendi! Ha İngiltere'deki liberalizm uygulamasını Osmanlı mülküne aktarmaya kalkışmışsın, ha Rusya ya da Çin'deki sosyalizm uygulamasını, çağdaş Türkiye'ye aktarmaya! Tutum aynıdır. Tanzimatçı komprador aydın tutumudur bu, alafranga Jöntürk'lüktür ki, Müdafaa-i Hukuk öğretisi buna karşı geliştirilmiş, İnönü CHP'si de, Laz İmail TKP'si de boyun eğmiştir. Bu nokta üzerinde hiç yanılmayalım. Türkiye'nin sağcılığı da, solculuğu da, ulusal koşullarından bilimsel yöntemlerle Türkler tarafından gerçekleştirilecek bileşimlerle oluşacaktır."
Sanatçının toplumculuğu romanını tarihsel/toplumsal düzeyde sahneye koyarken belirir
Bilmem anımsar mısınız? Romancılarımız arasında 'köy romanı-kent romanı' diye amansız bir tartışma çıkmış, bu tartışmada romancılarımız birbirlerini üç-beş satırla harcayıvermişlerdi. Attilâ İlhan ile yine bu tartışmaya giriyoruz. Köy romanındaki 'toplumculuk' üzerine konuşuyor, buradan kent romanına, kent romanlarından '12 Mart romanlarına' geliyoruz.
Attilâ İlhan; "Geçin" diyor, "geçin hepsini bir kalem!"
"Nasıl?" diyorum. 'Nasıl'ı şöyle:
"Dedim ki köy romanı toplumcu değil halkçı/Narodnik bir romandı, Üçüncü Yeni romanıysa şehir romanı değil, bireyci/biçimci bir romandır. Toplumcu roman, Türkiye'nin işçileşme/burjuvalaşma sürecinde, toplumsal sınıfların ve bireylerin toplumsal ve bireysel diyalektiği gözlenerek, yaratılacak. Hani o duygusallığı ağır basan 12 Mart romanları, iki satırda bir slogan atan hikâyeler, ya da toplumculuğu yürekler acısı bir yoksullukçuluk sananlar var ya, hepsini geçin bir kalem. Malraux, Aragon, Grkiy gibi ustalar okunursa görülür ki, asıl dikkat ettikleri şey, tipleştirmede ve olaylaştırmada, toplumsal ve bireysel diyalektiğin çelişkilerini saptamak ve işlemektir. Bireyleri bu düzeyde tanımlar, romandaki kaderlerini yaşamaya salıverirler. Demek ki, sanatçının toplumculuğu romanını tarihsel/toplumsal düzeyde sahneye koyarken belirir; her paragrafta kahramanlarına siyasal söylev çektirerek değil.
Önceki yüzyılın romanı 'tasvirci'ydi; her şey uzun uzun anlatılırdı
Ha, az kalsın unutuyordum: Bir de, romanın 20. yüzyıl özelliklerine değinmeliyiz. Önceki yüzyılın romanı 'tasvirci'ydi. Balzac, Zola, Dickens, her şeyi ince ince, uzun uzun anlatırlar. Sebebi basit: Versailles'da bir saray kapısı anlatılıyorsa, iyice canlandırmak zorunludur, zira Marsilya ya da Bordeaux'daki okurun kapıyı görebilmesi olasılığı son derece zayıf. Çağımızda öyle mi ya, görsel sanatlar, yeni iletişim araçlarının, zoom, ağırçekim vb. olanaklarıyla, Versailles sarayının kapısını, -okurun gözüyle göremeyeceği incelikleriyle- burnunun dibine getiriyorlar. Bunun anlamı nedir? Okurun imgelemi ve belleği, saray kapısı konusunda, her türlü çağrışım uyarısına açık! Yazara düşen, artık uzun uzun tavir etmek olmuyor, okurun imgelem ve belleğini, sadece etkileyici bir imgeyle uyarmak! Dakikasında mekanizma işliyor, saray kapısı okurun zihninde canlanıyor.
Yaşar Kemal yaprağı on sayfada düşürür, Kemal Tahir yağmuru yüz sayfada dindiremez
Demem o ki, romancı, artık görsel sanatların olanaklarını göz önünde tutmak zorundadır. Aksi halde, Yaşar Kemal gibi, ağaçtan bir yaprağı yere on sayfada düşürür, Kemal Tahir gibi, bir yağmuru yüz sayfada dindiremez, milleti bezdirir. Kendi hesabıma, bu konuda dikkatli olduğumu sanıyorum. Daha ilk kitabımı yayımlarken, nasıl bir teknik kullanacağımı Seçilmiş Hikâyeler dergisinde şöyle açıklamıştım:
'... Sokaktaki Adam'da hareket unsurunu, psikolojik unsuru, romantik unsuru, tıpkı senaryoda olduğu gibi muvazeneli olarak kullanmaya çalıştım. Ve lüzum gördüğüm yerde, hareketi planlara ayırdım, hatta decoupage yaptım. Bir 20. yüzyıl romancısı, okurunun, bir sinema seyircisi olduğunu bir an bile hatırından çıkarmamalıdır. Bu istikametten baktınız mı, Sokaktaki Adam cinematographique bir romandır. Muhtevası iyice sindirilmiş, nutuk ya da monolog olarak değil, hareket ve fiil olarak ifade edilmiştir.' (SHD, s. 21, Ekim 1953)
Yerli filmle yerli roman arasındaki mesafe her gün biraz daha azalıyor
Birkaç yıl sonra, Zenciler Birbirine Benzemez yayımlandığında, tekrar konuya dönmek gerekti. Eleştiriciler romanın değişik yapısını yadırgamıştı. Dost dergisinde şunları söyledim:
'... Roman kuruluşumuz henüz geri ve ilkel. Son birkaç yılın hangi romanına el atsanız, roman estetiği ve kuruluşu bakımından, 19. yüzyıl yazarlarının hizasını aşamıyor. Aşamıyor ne laf, bulamıyor. Aşırı sol sosyalist realizmden gelen şemacılık ve popülizm bir yandan, kahve sohbeti ve meddahlık kırması bir anlatıcılık (narration) öbür yandan, çerçevemizi daraltıyor. En iddialı romancılarımız bile, eserlerini, bir çeşit tefrika tekniği üzerine kurmuyorlar mı? Yerli filmle yerli roman arasındaki mesafenin her gün biraz daha azaldığı bir gerçek değil mi?..
... bir de 20. yüzyıl çizgisini aramak var. Yeni sanatların, bu arada radyo, televizyon ve sinemanın; yeni sanat gidişlerinin, bu arada surrealisme'in ve pek tabii olarak psikanalizin verilerini, roman kuruluşları içinde eritmeye, dünya anlayışı ve yöntemi ile hazırlanmış özü modern ve ona uygun bir estetik yapıya dökmek çabası var. Bu elbet, alışılmış anlatıcılık tutumuna ters düşüyor.
İnsanlar ve olaylar, bir anda, zaman ve mekân içine dağılıyorlar. Hızlı bir eşzamanlılık, tıpkı hayatta olduğu gibi, olanı, olmuşu, olması isteneni, aynı saniye aralığına sıkıştırabiliyor. Bu sırada fikirler ve davranışlar daha da önemlisi yorumlar, olayların etkisini choc planlarından tefekkür planlarına kaydırıyorlar. Sonunda sizden iyi olmasın, bir gün Ahmet efendi tekniğine alışmış gözler için, böyle bir tutum, olaylar ve mekânlar arası decoupage iç ve dış gerçeklerin eşzamanlılığı, rahatsız edici oluyor...' (Dost, s. 12, Eylül 1958)
Köy romanı tartışması sanıldığından etkili oldu
Hayli açık söylemişim ama, inandırıcı olamadı. 1970'lerde, Aynanın İçindekiler'i yayımlamaya koulunca, bir açıklama daha gerekti. Türkdili'nde şunları söyledim:
'... roman anlayışım tek boyutlu, tekdüze bir anlatıma dayanan bir anlayış olmadığından, kahramanları okura handiyse göstermeye uğraştığımdan, romanlaştırma tekniği benim çalışmalarımda, fazlaca önemli. Bu arada
Marksist imge kuramına çok iş düşüyor, canlandırma eyleminde ondan yararlanıyorum. Öyle bir imge kullanacaksın ki o sahnedeki durum, kişilerle, olayın dramatik ağırlığıyla okurun imgelemine renkli ve üç boyutlu olarak hemen yansıyacak. Laf olarak kulağından girmeyecek. Bazılarının yazı düzenimde şairanelik sandığı, gerçekte Marksist bir kaygıdır: içeriğin imgelere bindirilerek, okurun imgelemine yansıtılması!... Plekhanov, bilindiği gibi, bunun tersini yapmanın mantık kategorileri içinde bir olayı hikâye etmenin, sanatın değil, bilimin konusuna girdiğini yazmıştır.' (Türkdili, Mart 1977)
Bugün durum farklı, köy romanı tartışması sanıldığından etkili oldu, okur romanın köy öğretmenlerinin 'ihtişam ve sefaletini' zabıt kâtibi üslubuyla yazmak demek olmadığını kavradı, ayrıca iç bayıltıcı duygusallıkların, çetrefil 'metin' cambazlıklarının, ciddi içerik yoksulluklarını gizlemeye yaradığını fark ediyor. Toplumcu roman gerçek boyutlarıyla, besbelli bu anlayış ve fark ediş üzerinde yükselecektir: bireyin, toplumsal ve bireysel diyalektiğini, ona uygun düşen esnek, imgesel ve hareketli bir biçimi romanlaştırarak!.."
Konular bitecek gibi değil. Daha başka konulara da giriyoruz, başka romanlara, yazılmış ve yazılacak romanlara... Geleceğin romanına... Attilâ İlhan, zekâ ve kültür kıvılcımları ile yeni romanların satır aralarında dolaşıyor. Bazen bir savcı gibi suçlayarak, bazen tutkulu bir okuyucu gibi coşkuyla, beğeniyle geziyor romanların, roman kahramanlarının aralarında.
(Uğur Mumcu / Cumhuriyet gazetesi / 5 - 6 Mayıs 1981)
* ara başlıklar edebiyatsoylesileri.com tarafından konmuştur.
Selim İleri / Türkiye'de düşüncelerin bir düzeylilik eğitiminden geçmesi gerekiyor
Fethi Naci'nin 1981 yılında "Türkiye'de roman yok" demesiyle başlayan tartışma, Attilâ İlhan ve Murat Belge ile gerçekleştirilen söyleşilerle sürdü. Tartışmaya katılan Selim İleri ise, "roman yoktur" savı hakkında yazılanların sıradan polemikler olmaktan öteye gidemediğini söylüyor.
Roman tartışmaları son sıralar epey yankı uyandırdı. Bu tartışmaların başlangıç noktası bir gerekliliğe mi dayanıyordu? Gerçekten böyle bir tartışmanın başlatılmasının zamanı mıydı? Yoksa bütün bu tartışmalar, bir bardak suda kopartılan fırtına mı?
- Romanın tartışılması bence bir gereklilikti. Üstelik geç kalınmış bir tartışma bu. Birçok konu ve alanda olduğu gibi, romanımızın tartışılmasında da geç kalındığı kanısındayım. Öte yandan güncel tartışmalarda pek yeni bir şey söylenmedi. Belli kişiler, belli fikirlerinde direttiler. Yeni şeyler söylenmesi de biraz güç iş sanırım. Bunun için yeni romanları okumak gerekiyor her şeyden önce. O romanların niçin yazıldığını, nasıl ve neden yazıldığını irdelemek... Bundan sonra yapılır herhalde. Ancak o zaman roman tartışmaları, bir bardak suda kopartılan fırtına olmaktan çıkabilir. Derinlikli, yoğun roman incelemelerine gidilmedikçe, şu ya da bu biçimde günümüz Türk romanından söz açmak benim gözümde sadece bir gövde gösterisidir.
"Roman yoktur" sözü üzerinde yazılanlar sıradan polemik olmaktan öteye gidemedi
Fethi Naci, "roman yok bizde" diyordu.
- Evet. Herkes bu konu üzerinde durdu. Bunu Fethi Naci söyledi, tanıtlamak da Sayın Fethi Naci'ye düşüyordu. Ama onun yerine bambaşka kişiler Türk romanının varlığını tanıtlamaya çabaladılar... Neyse ki Fethi Naci, bu meseleye açıklık getiren başka yazılar da yazdı. Önemsediği romanları ve sanatkârane bulduğu roman tarzını bir kez daha açıkladı. Onun "roman yoktur" sözü etrafında yazılıp çizilenler, bence, sıradan polemikler olmaktan öteye gidemedi. Ben, Fethi Naci gibi düşünmüyorum, hiçbir zaman da düşünmedim. Gelgelelim Fethi Naci'ye yöneltilecek yanıtların daha düzeyli olması gerektiği kanısındayım.
Attilâ İlhan'ın yazdıklarım konusunda 'gerçekten' ne düşündüğünü hiç öğrenememiştim
Tartışmaların başlangıcına dönelim. Attilâ İlhan'ın görüşleri, Uğur Mumcu'nun Attilâ İlhan'la yaptığı söyleşide bazı deyimler var: 'Üçüncü Yeni Roman' gibi. böyle bir sınıflamaya katılıyor musunuz; önce bunu sorayım. İkincisi, sizin için söylenen 'alafranga sağcı' deyimini kabul ediyor musunuz?
- Attilâ İlhan'ın söyleşisi, son bir yıl içinde daha önce dergilerde yayımladığı kuramsal yazıların bir tür somut örneklerle noktalanması gibi bir şeydi. Attilâ İlhan, bu söyleşisinden çok önce, Yazko Edebiyat, Gösteri gibi dergilerde ad vermeksizin görüşlerini açıkladı. Türk romanındaki gelişmeyi toplumcu... özür dilerim... toplumsal gerçekçilik hareketinin çizgisinde görmediğini belirtiyordu. Bu yazıları okuyanlar anımsayacak, aşağı yukarı, "Ben biçimci sanat yapılmaz demiyorum" diyordu Sayın Attilâ İlhan, ama biçimci sanatı toplumsal gerçekçilik gibi değerlendirmemizi istiyor ve bireyci sanatçıların açıkça billurlaştırılmasını gerekli görüyordu. Bu yazılar, ad verilmeksizin yazılmış olduğundan hemen hiçbir yankı uyandırmadı. Kimdi o bireyci romancılar? Sayın Uğur Mumcu'yla yapılmış olan söyleşi, bu açıdan, bana sorarsanız, çok dürüst bir tutumu belgeliyor. Çünkü, yıllardır tanıdığım, dostluk ettiğim, görüşlerini dinlediğim Attilâ İlhan'ın benim yazıp çizdiklerim konusunda 'gerçekten' ne düşündüğünü hiçbir zaman öğrenememiştim desem, yalan olmaz. Bu bakımdan görüşlerini ilgiyle izledim. Ben, romancı olarak da, şair olarak da, düşünsel yazılarıyla da Attilâ İlhan'ı severim. Önemli, renkleri savsaklamamış, kendini ille okutan bir sanatçıdır. Görüşlerini de o renklilik içinde düşünüyorum.
Ya 'Üçüncü Yeni roman'? 'Alafranga sağcılık'?
- Bu alafranga sağcılığın, Hıristiyan demokrat deyiminden türetildiğini düşündüm. Belki de yanılıyorum. Attilâ İlhan, bunlar, yani alafranga sağcılar, "Batıdaki burjuva aydının bizdeki karşılığıdır" demek istiyor herhalde. Aslında bu konuda pek bir şey söylemek istemiyorum.
Attilâ İlhan önemli yazarlarımıza şöyle bir tepeden bakıp geçmek istiyor
Tartışmaya değmez mi diyorsunuz?
- Yoo, Attilâ İlhan'a bir yazar olarak saygım var benim. Onun bazı savlarını, bu saygı duyuşun dışında tutmak istemem. Ama ille bir şey söylememi istiyorsanız; Attilâ İlhan, romanımıza ya da anlatı edebiyatımıza yenilik getirmiş, soluk katmış değerli başka yazarlara -yanlış anlaşılmasın; o değerlerden biri de benim, demiyorum kuşkusuz- Ferit Edgü gibi, Bilge Karasu gibi önemli yazarlarımıza şöyle bir tepeden bakıp geçmek istiyor. Listesine sonradan Adalet Ağaoğlu'yla Tomris Uyar'ı da katmış... Onun bu tarz görüşlerini Gerçekçilik Savaşı adlı polemik kitabında da okumak olası. Orada da bobstiller deyimi var; doğrusu ben çok irkilmiştim. Bununla birlikte, bir yazarın renkliliği diye de bakmak olası o deyimlere.
Adalet Ağaoğlu ile Bilge Karasu'nun nasıl yan yana getirildiklerini kavrayamadım
Deyimlerin karşılığı yok o halde sizce?
- Ben Adalet Ağaoğlu'yla Bilge Karasu'nun nasıl olup da yan yana getirildiklerini pek kavrayamadım. Farklı sanatçılar... O zaman, dediğim gibi, Attilâ İlhan'ın yenilikle, özenli bir edebiyatla muhasebeye girdiği düşüncesine vardım. Kendisi de yeniliklere adamakıllı açık bir sanatçı. Öyleyse? Öyleyse, Attilâ İlhan'a da mı alafranga sağcı-bireyci demek gerekiyor? Yok; bu, edebiyatın da sınırları dışındaki bir siyasal seçim, dünya görüşü sorunu olarak irdelenmişse, Attilâ İlhan'ın yargısıdır... Bütün bu deyimlerin, terimlerin, kavramların Türkiye'ye artık yarar getiremeyeceği kanısındayım. Bence bu tarz sözcükleri kullanmaksızın bir şey yapabilmek çok daha anlamlı. İkinci Yeni, Üçüncü Yeni... Bunlar zorlama şeyler. Ne yazık ki o zorlama şeyler, birtakım yarı aydınların kafasında derhal yer ediyor ve artık, 'damga' yerine kullanılıyor. Edebiyatta, çağdaş edebiyatta bu tarz öbeklendirmelerin tutmadığı açıklık kazanmıştır. Bugün edip Cansever'in toplu eserlerine dönüp bakalım; İkinci Yeni şairi mi Cansever? Sadece Edip Cansever'in şiirinden konuşulabilir. Bunun gibi, Üçüncü Yeni roman diye bir şey yoktur. Bu tarz deyimlerin arkasına birkaç kişi takılır, sonra da kitaplar karşısında unutulup gider o deyimler.
Hemen şunu sorayım: Attilâ İlhan, sizi başka yazarlarımızla birlikte, bir arada anıyordu. Siz kendinizi böyle bir grup içinde mi görüyorsunuz? Böylesine toplu bir değerlendirme söz konusu olabilir mi?
- Benim değer verdiğim, önemsediğim yazarlardan söz açılmıştı o söyleşide. Onlarla birarada anılmaktan tabii ki onur duyarım. Ama böylesi toplu değerlendirmelere katılmadığımı demin de belirttim.
Türkiye'de düşüncelerin bir düzeylilik eğitiminden geçmesi gerekiyor
Murat Belge'yle de bir söyleşi yayımlandı Cumhuriyet'te. Gerek Attilâ İlhan, gerek Murat Belge'de Türk aydını üzerine irdelemeler vardı. Siz de romanlarınızda aydın kesimini enine boyuna anlattınız. Onları, bir benzetmeyle söyleyelim, bir çöküş, bir bocalama çerçevesi içinde romana getirdiniz. Aydın tipi sizde olumsuz bir tip. Türk aydınının bugünkü konumu, kültür yapısı üzerine ne düşünüyorsunuz?
- Evet, aydınlardan, daha çok da yarı aydınlardan söz açmaya çalıştım ben. Attilâ İlhan'ın aydını olumsuzlayan görüşlerine temelde yüzde yüz katılıyorum. Dediğiniz gibi, aydın bende olumsuz 'görünen' bir tiptir. Ama yine aydın, bende, çöküşünün acısını çeker. Derin bir ruhsal karmaşa söz konusudur. Bu, bence yalnız aydınların değil, bütün bir toplumun sancısı. Ne yapmak gerektiği konusunda sürekli kararsızlıklar içinde bocalamış insanlarız. Aydınları olumsuzlamak, onları salt olumsuz yanlarıyla görmek de soruna çözüm getiriyor. Ben, Türkiye'de görüşlerin, düşüncelerin bir düzeylilik eğitiminden geçmesi gerektiği kanısındayım. Sorunların, her türlü sorunun açıksözlülükle tartışılmasından yarar umdum. Örtbas ederek yol alınamayceağı ortadaydı. Ne yazık ki, tartışılması gereken sorunlar, bizde çarçabuk 'gırgıra alınıyor.' Bazı yazıları okuduğum vakit, dehşetli bir yalnızlık, ıssızlık duygusuna kapılıyorum. Böyle yazılar çok yazılıyor bizde. Kırmak, küçümsemek, aşağılamak, 'pislik atmak'... bunlar ne yazık ki aydınlarımızın çoğunda erdem yerine geçiyor. Bunlardan usandım. Bizleri okuyan insanları, gerçek okurları her zaman çok daha fazla önemsiyorum. Asıl onlara karşı sorumlu olduğumuza inanıyorum.
(Doğan Hızlan / 1 Temmuz 1981 / Cumhuriyet gazetesi)