Platon’un ana felsefesi: “Sorgulanmış hayatlar sürmek.” Bunun anlamı, durmadan sorular sormaktı.

seen from Romania

seen from Saudi Arabia
seen from Romania
seen from China

seen from United Kingdom
seen from United States
seen from Saudi Arabia

seen from United States
seen from United States
seen from Russia
seen from United States
seen from South Africa

seen from Brazil
seen from Netherlands
seen from United States
seen from India

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
Platon’un ana felsefesi: “Sorgulanmış hayatlar sürmek.” Bunun anlamı, durmadan sorular sormaktı.
Sûfyan şöyle dedi:
Kendisine soru sorulmasından hoşlanan kimse soru sorulmaya layık değildir.
Umeyr b. Said anlatıyor:
-Alkame’ye bir soru sordum, bana,
-Ubeyde’ye git, ona sor, dedi. Ben de gittim. Ubeyde ise,
-Alkame’ye git, dedi. Ben de,
-Beni Alkame gönderdi deyince,
-O zaman Mesrûk’a git, ona sor, dedi. Ben de Mesrûk’a gittim ve sordum.
-Alkame’ye sor, dedi. Ben,
-Alkame beni Ubeyde’ye gönderdi, Ubeyde de beni sana gönderdi, deyince, o dedi ki:
-O halde Abdurrahman b. Ebu Leyla’ya git. Abdurrahman b. Ebu Leyla’ya gittim ve meseleyi ona sordum. O da cevap vermekten hoşlanmadı. Daha sonra Alkame’ye tekrar döndüm, durumu anlattım. Dedi ki: Şöyle söylenirdi:“Bir toplumun fetva vermede en cüretli kişisi, ilim yönüyle en zayıf durumda olanıdır.”
Birine bir soru yöneltildiğinde, o olay oldu mu diye sorar. “Oldu” denirse, o konuda fetva verilir, şayet “olmadı” denilirse, o konuda fetva vermekten kaçınılırdı. Bütün bunlar fetva vermekten sakınmadır.
| Ahlâku’l - Ulemâ - Ebu Bekir el-Âcurri
SAYIN ANONİM SORU SORMUYON YEMEK BARİ YAP AÇIM AÇÇÇ
yanlış
İnsanlar soruyor şimdi, hani kız arkadaşın yok mu? Hala onu mu seviyorsun? Kaç yıl oldu? Hâlâ mı? Evet, onu seviyorum. Yıllar oldu ve hala onunla birlikte uyuyup onunla birlikte kalkıyorum. Hâlâ seviyorum evet! Ben sizin gibi değilim, hiçbir zaman da öyle olmadım. Benim çocukluk aşkım da yıllarca sürdü, bu da öyle olacak. Ben ona değer verdim, üstüne titredim. Biliyorum, hikayemiz bitti bizim. Biliyorum, adımı duyduğunda yüzünün ekşidiğini. Kötü bir hatıra gibi unutmaya çalıştığını da biliyorum. Ulan yaşadık biz nasıl unutayım? Güzel günlerimiz oldu, omuzumda ağladı, elimi tutarken yüzüme güldü. Yanımda uyudu, karşımda uyandı. Yeri geldi üstünü örttüm yeri geldi ceketimi verdim. Korktuğu gecelerde penceresinin altında bekledim, yağmurda ıslandım. Sokağında bekledim diye mahallenin gençleriyle onlarca defa kavga ettim, yine de aynı köşede yolunu gözledim. Aynı battaniyenin altında saatlerce film izledik, aynı arabanın içinde saatlerce, günlerce şehirleri gezdik. Gün geldi gülmekten ağladık gün geldi kötü şansımıza güldük. Ulan şimdi ben nasıl unuturum, nasıl hiç olmamış gibi davranırım. Kaç kere rakı içtik karşılıklı, kaç kere kahve kaç kere çay. Şu koyduğumun dünyasında bir ona inandım, bir ona aşık oldum. Evet, şimdi yalnız olabilirim. Bırak böyle kalsın, ben istiyorum bu halimi. O yanımda olmayacaksa kimse olmasın. Kimse kalmasın yanımda, herkes gitsin. Benim ağladığım, duvarları yumrukladığım gecelerde siz yoktunuz. Şehiri terkettiğim gece de siz yoktunuz. Ben sizin gibi değilim. Birisini sevip ayrıldıktan sonra başkalarını arayamam, hiçbir şey olmamış gibi yapamam. Sanki sizleri bilmiyorum, üç kuruşluk insanların güzelliğine kanıp sevdiğinizi sanıyorsunuz. Bir kaç gün sonra bitince de "yaa biz anlaşamadık." Siktir ordan tüm hayatınızın anlamı 3-5 gün vakit geçirmek ya da kaybettiğini görünce bir zamanlar "seni seviyorum" dediğin kişiyi kötülemek. Siz korktunuz. Birisini herşeyinizle sevmekten korktunuz. Adam gibi sevmekten korktunuz. Kendimi bitiriyormuşum, ziyan oluyormuşum, kendime yazık ediyormuşum. "uyuyalım mı?" cümlesini sadece telefon aracılığıyla duyan insanlar bana akıl veriyor. Size göre yakışık almıyor değil mi giden birini sevmek, yıllarca arkasından onu beklemek, onunlayken vazgeçtiklerine geri dönmemek. Bir siz doğrusunuz zaten aq. Unut denilince unutuluyor size göre, boşver denilince boşveriliyor. Denedim, defalarca denedim bende unutmayı, defalarca boşvermeyi denedim, yapamadım. Ben sizin gibi 3-5 günde unutmuyorum diye vebalıymışım gibi davranıyorsunuz, yaşamıyormuşum gibi davranıyorsunuz. Kendi geçtiğiniz yolları anlatıp anlatıp duruyorsunuz. Sizin geçtiğiniz yollar mı? Ben ordan da geçtim.
Sezgi
Zamansız - Sertap Yeğin
“Mutlu ve haz dolu olduğunuzu düşleyin. Kendinizle ve diğer insanlarla uyumlu bir yaşam sürdüğünüzü düşleyin. Kendi rüyalarınızı ifade etmekten korkmadığınız bir yaşam düşleyin. Başkaları tarafından yargılanmaktan korkmadığınız, istediğiniz zaman "evet", istediğiniz zaman "hayır" diyebildiğiniz bir yaşam düşleyin. Kimsenin fikrinden sorumlu olmadığınız, kimseyi kontrol etme ihtiyacı duymadığınız, kimsenin sizi kontrol etmesine izin vermediğiniz bir yaşam düşleyin. Kimseyi yargılamadığınız, herkesi kolaylıkla affettiğiniz bir yaşam düşleyin. Haklı olma ihtiyacı duymadığınız, kimseyi haksız kılma ihtiyacı duymadığınız bir yaşam düşleyin. Kendinize ve başkalarına saygı duyduğunuz ve başkalarından saygı gördüğünüz bir yaşam düşleyin. Sevme korkusu ve sevilmeme korkusu olmadan yaşadığınızı düşleyin. Reddedilme korkusu ve kabul görme ihtiyacı duymadığınız, özgürce "seni seviyorum" diyebildiğiniz bir yaşam düşleyin. Risk almaktan korkmadığınız ve yaşamı keşfetmenin hazzını duyduğunuz bir yaşam düşleyin. Yaşamaktan da ölmekten de korkmadığınız bir dünyayı düşünün. Bunları düşlemenizi istiyorum. Çünkü bu düşledikleriniz tümüyle mümkün. Bu cennet boyutu sadece sevme yeteneğiyle mümkündür.” Dört Anlaşma - Don Miguel Ruiz
Bir süredir bu blogta bugüne kadar üstünü örttüğüm hislerimi paylaşmaya çalışıyorum. Bugün biraz farklı, size bir kitaptan söz etmek geldi içimden. Belki de bu anlaşmaları kendime hatırlatmam gerekti, kim bilir? Yazının bundan sonrası biraz alıntı, biraz benim yorumum.
Don Miguel Ruiz Dört Anlaşma kitabına kendimizle, hayatla ve başkalarıyla binlerce anlaşma yaptığımızı anlatarak başlar. Yaşama biçimimiz bu anlaşmalar etrafında döner. Kişisel özgürlüğümüze ve hayalini kurduğumuz yaşama ulaşabilmemiz için ise yaşamımızı dönüştürücü güce sahip dört temel anlaşmadan söz eder.
1. Sözcüklerin gücü vardır. (Be impeccable with your word) 2. Hiçbir şeyi şahsi algılama (Don’t take anything personally) 3. Varsayımlarda bulunma (Don’t make assumptions) 4. Elinden gelenin en iyisini yap (Always do your best)
Sözcüklerin gücü vardır Türkçe kitapta “sözcüklerin gücü vardır” olarak çevrilen bu anlaşma aslında “kelimelerinde kusursuz ol” olarak da çevrilebilir. Sözcükler insanlara -ve pek tabi kendimize- yapılmış birer büyü gibidir. Söz bir güçtür: kendinizi ifade etme gücü. Yazar bu gücün farkına varmamızı; samimiyetle ve sevgiyle konuşmamızı, dedikodu yapmamamızı önerir. Daha önce samimiyetle ve kalpten konuşmayla ilgili kısa kısa yazmıştım. Belki aralarında en zoru dedikodu yapmamak gibi görünebilir, en nihayetinde birine karşı gerçek düşüncelerinizi dile getirmek ciddi cesaret işidir. Oysa ki, zaten samimiyetle kalpten konuşabilsek dedikodu yapmamıza gerek kalır mıydı?
Hiçbir şeyi şahsi algılama Sözlerimizin gücü varsa, bizden çıkan her söz, bize ilişkin bir şey söyler. Bu elbette karşımızdakilerin sözleri için de geçerli. İşte bu noktada, insanların size gönderdiği zehri alıp almamak size kalmış. Yazar bir şeyi kabul ettiğinizde onun artık size ait olduğunu iddia eder. Kişisel algılamak da ancak söylenen şeye katılmakla mümkündür. Karşınızdakinin söyledikleri, yaptıkları kendini bağlar. Başkalarının yaptıklarını kişisel algılamadığınız zaman kazanacağınız bağışıklığı ve sizi kavuşturacağı özgürlüğü bir düşünün.
Varsayımlarda bulunma Sanırım benim en zorlandığım (ve tabi en çok sınandığım) davranış kalıbım bu. Yazar hayatımızdaki bütün dertlerin ve yarattığımız “dramların” birçok şeyi şahsi algılayarak varsayımlarda bulunmamızdan kaynaklandığını söyler. Soru sormamızı ve olan biteni açıklığa kavuşturmamızı önerir. Çünkü varsayımlar yaşamınıza acıları davet eder. Bir şeyin aslını öğrenmek, tıpkı dedikodu yapmadan karşımızdakiyle yüzleşmek gibi cesaret ister; cevaplar her zaman duymak istediklerimiz olmayabilir. Yine de varsaymak yerine gerçeği duymak, kendi kendimize kıvranmaktan daha iyidir değil mi?
Elinden gelenin en iyisini yap Elinden gelenin en iyisi derken yazar mükemmeliyetçilikten bahsetmez. Koşullara göre ne yapabiliyorsan en iyisi zaten odur. Bu anlaşmayı en iyi anlatan alıntı şu olsa gerek:
Acısını aşmak isteyen bir adam, kendisine yardım etmesi için Budist tapınağında bir Ustaya gider. Adam, Ustaya sorar: "Usta, eğer günde dört saat meditasyon yaparsam, yüksek bilince ulaşmam ne kadar sürer?" Usta adama bakar ve yanıt verir: "Eğer günde dört saat meditasyon yaparsan, belki on yılda yüksek bilince ulaşabilirsin." Bundan daha iyi yapabileceğini düşünen adam yine sorar: "Oh, usta peki günde sekiz saat meditasyon yaparsam yüksek bilince ulaşmam ne kadar zaman alır?" Usta adam bakar ve yanıt verir: "Eğer günde sekiz saat meditasyon yaparsan, belki yirmi yılda yüksek bilince ulaşabilirsin." Adam şaşırır ve sorar: "Ama daha çok meditasyon yaptığımda, neden daha uzun zaman alır?" Usta tebessüm eder: "Sen bu dünyaya hazzı ve yaşamı feda etmek için gelmedin. Yaşamak, mutlu olmak ve sevmek için buradasın. Eğer iki saatlik bir meditasyonda yapabileceğinin en iyisini yapabildiğin halde, sekiz saat meditasyon yapmaya kalkarsan yorgun düşersin, amacından saparsın ve yaşamdan haz alamazsın. Yapabildiğinin en iyisini yap. O zaman meditasyonun süresinin değil, yaşamın, sevmenin ve mutlu olmanın önemli olduğunu anlarsın."
-------
Sizin anlaşmalarınız neler? Bu güneşli Pazar gününde kendiniz için bir iyilik yapın ve gözlemlemeye biraz zaman ayırın. Elinizden ne kadarı geliyorsa, sizin için en iyisi zaten odur.
Sevgiyle kalın.
ANONİM OL GEL BANAAAA PÖREHLER AÇAYIM SANAAAA