Kayıp İnsanlık
Nefretten, hiddetten, şiddetten gayri bir yol bulamıyor, yol açamıyor, yön tayin edemiyor bir devlet, bir ülke. Kesintisiz kılınmış cerahatin orta yerinde, üstenci, ben bilirim akımını yineleyen, dediğim dedik çaldığım düdük kabilinden çıkagelen her edim bir yıkımdan bir başkasına uzanıyor. Madun siyasetin, tek adam rejiminin kurduğu, güncellediği, bilakis bu sahada yineleyip de güncellediği bir hamleler toplamında ülke çukurlaşıyor. Ne adalet, ne hak, ne hürriyet ne de bir gıdım nefes bırakılmıyor. Cürümler, cürümleri takip etmeye devam ederken, olmakta olanı kafi görmeyen bir akımın sunduğu her şey bütün ol nefretten kendine derman arıyor. Hiddetten kendisi için güzergah tayinine girişiyor. Artık kesintisiz kılınmış şiddet örüntüsü içinde bir fasit döngüye dönüşüyor her an, her gün, her yer, her şekilde.
Bütün bütün bir imha siyasetinin sokağa düşürülen gölgelerin sayısı arttırılıyor. Bir halde, bir biçimde büyük ülke tiradının köküne kibrit suyu bu yapıla gelen nefret, hiddet, şiddet üçlüsünün üstünden yapılan çoğaltmalarla var ediliyor. Bir sarmal, bildiğiniz fasit döngü kılınan yerde hayat hakkının heder olunması kesintisiz kılınıyor. Hayatın denek kılındığı bir yerde, hayatın muktedirin oyuncağı addedildiği yerde o üçlünün her birimizin akışına dahil ettikleriyle bir çürüme kanıksatılmaya çalışıyor.
Bugün, bu raddede, şu menzildeki o sözün, anlamın, yaşamdaki suretin, yaşamsallığın yıkımı anbean yinelenen fecaatler bir ve birlikte hiç ediliyor. Reformlar, düzenlemeler, hak tanzimleri, eksiklerin telafisi ve daha pek çok şeye dair kelamını sıralarken muktedir varlığı sürekli yeniden tanımlanan her fecaat hali bir sabitin ta kendisi kılınıyor. Bu hallerin dolayımlarında, bu hallerin orta yerinde bir hayat istemi çürütülüyor. Nefret, hiddet ve şiddet üçlüsünün sunduğu, bir son ve sonuç kabilinden sıradana reva görülen şey sadece sineye çekmek olarak işaretleniyor. Birbirini zamanında duymayan, görmeyen ve fark etmeyen, katmanlar, kastlar ve eşikler arasında bocalayan bir menzilde sulh de, hak da, adalet tahayyülü de hiç kılınıyor ne eksik ne fazla!
Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni, bu sathı mahaldeki Ermeni halkının konuşmayı en kestirmeden şu yukarıdaki bağnazlıkla mücadeleye getirebilen, onu geriletmeye çaba sarf etmiş, on dört yıl önce aramızdan bir milli mutabakat cinayeti ile alınmış olan Hrant Dink için sevgili eşi Rakel Dink’in meramını şuraya iliştirelim: ““Sevgili dostlar, 14 yıldır buradayız.
“Bugün pandemi şartlarıyla, acıları ve bilinmezlikleriyle buradayız. Biliyorum ki, yürekleri burada çarpanlar çok çoktur.
“Burası unutturulmak istenen konuların hatırlandığı, hatırlatıldığı bir yer oldu. Burası acılarda kardeş olmayı öğrendiğimiz yer, acıları paylaşma, yüzleşme, yüzleştirme yeri oldu. Adalet ve doğruluk arayanların, isteyenlerin bir araya geldiği yer oldu. Bu alan devletin işlediği, göz yumduğu, duyarsızca, acımasızca cevapsız, sonuçsuz bırakılan cinayetlerin, davaların dile getirildiği yer oldu.
“Bir kılıç artığı torunu olarak, yüzyıldır yaşadığımız acıları inkar etmek, yalanlamak yetmedi bir de ‘sözde soykırım’ diyerek, yalanlarına tüy diktiler. Birilerini acıtıyor muyuz, incitiyor muyuz diye hiç düşündünüz mü? Ermeni’ye sonu gelmeyen düşmanlığınız, hakaretleriniz, aşağılamalarınız, kininiz, öfkeniz gerçekten artık yoruyor. Siz hiç yorulmadınız mı? Yazık. Susmak, pişkinlik utanç verici. Rab yardımcımız olsun.
“‘Gördüğü insan kardeşini sevmeyen, görmediği Allah’ı seviyorum diyen yalancıdır’ diyor Tanrı Sözü.
“Tekrarlanmaması için, sorumluluk, duyarlılık, adalet ve doğrulukla pişmanlık gerekiyor. İtiraf, özür ve tövbe gerekiyor.
“Sevgili dostlar, o kadar çok biriken acılar, katliamlar, cinayetler, yaslar, davalar var ki, acımızı dile getirmekten utanır olduk. Vatandaşıyla sorunları bitmeyen bir devletimiz var maalesef… Halbuki öldürmekten, düşmanlıktan, savaştan kim ne kazanmıştır, ölümün, yasın, acıların, kıtlığın, bereketsizliklerin çoğalmasından başka?
“Barış esenlik, sevgi, iyilik, bereketle sevinç varken; neden kötülük, neden düşmanlık, neden zulüm, neden savaşlar? Bunlar Tanrı’ya da düşmanlıktır. Temiz eller böyle mi olur? Bu virüs hangi sabunla temizlenir. İnsan onuru böyle mi korunur? Devletler, yönetimler böyle mi onurlu olur?
“Eşimin davası 14 yıldır devam ediyor. Bu 14 yılda bir cinayet davasını çözemediler! Çözemediler, çünkü maksat çözmek değil. Nasıl kapatırız diye çabalıyorlar ama her yere o kadar bulaşmış ki bir türlü paketleyemiyorlar.
“Şu kadar yıldır etkili bir soruşturma yürütememek başka nasıl izah edilebilir? Şu kadar senedir tehdit edenlerin, hedef gösterenlerin bir kere bile sorgulanmamış olmaları, başka nasıl açıklanabilir? Yakında davada yine bir karar çıkarıp bitti demeye çalışacaklar. Bittiğinden eminseniz neden avukatlarımızın taleplerini reddediyorsunuz? Neden tehdit edenleri, hedef gösterenleri ve azmettirenleri soruşturmuyorsunuz?
“14 yıldır bu ülkede nice ittifaklar kuruldu, bozuldu. Ona göre bizim dava da renk değiştirdi durdu. İnsan düşünmeden edemiyor: acaba bu defa hangi ittifaktaki kimlere dokunuyor?
“Basitçe söyleyelim, Hrant’ı FETÖ öldürdü demek, ‘Ben yapmadım elim yaptı’ demektir. Hrant’ı Erkenekon öldürmüş demek, ‘Ben yapmadım ayağım yaptı’ demektir. Yıllarca dilinle bağıra bağıra, ayağınla yürüyerek buraya geldin. Ve silahı iki elinle tutup tetiği çektin. Çutağımı öldürdün. Sen ayağın, sen elin, sen dilin değilsen nesin?
“4 yıldır görevini layığıyla yaptığını kanıtlamaya çalışan onca inkarcının, sanıkların ve tanıkların arkasında bir garip devlet görüntüsü var. Katil olmadığını kanıtlamak için adeta aptal olduğunu kanıtlamaya çalışan bir devlet... Bırakın hangi duvar, hangi bina yıkılırsa yıkılsın. Bu halk bundan iyisini inşa edecektir. İnşa edemeyecekse zaten harabedir.
“Rabbin iğrendiği yedi şey vardır. Maalesef gururdan, yalandan geçilmiyor. İnsan öldürenler, düzenbazlar, kötülükten zevk alanlar çoğaldıkça çoğalıyor. Ve maalesef ayırımcı zihniyet, çekişmeler, düşmanlık ve yalancılık soluyarak beslenip semizleniyor. Ülkemiz için yas tutsak yeridir, çünkü hepsi fazlasıyla var.
“‘Suçu yalanla örülmüş iplerle, günahı araba urganıyla çekenlerin vay haline! ...Kötüye iyi, iyiye kötü diyenlerin, karanlığı, ışık, ışığı karanlık yerine koyanların; acıya tatlı, tatlıya acı diyenlerin vay haline.’ (Yeşaya 5:18-20)”
Nefret, hiddet ve şiddetten gayrısını bilmeyenlere doğrudan bir meram eyler Rakel Dink. Kitabın ortasından, kitabi olanın kelamıyla sarılıp kuşanarak doğrudan var edilmiş yıkım halinin hayatlara çıkarttığı izi bildirir. Devletin aslında her ne olduğunu ifşa eder bir kere daha, mutlak doğruları belirleyen bir muktedirin iki satırlık ömürlere var ettiği prangaları, çürümeyi, yok etme hallerinin asıl neye dönüştüğünü Hrant Dink katledildikten on dört yıl sonra, onca celsede sureti görünen kırım halini var edenin bizatihi devlet olduğunun bir kez daha altını çizer. Bütünüyle, bütün benliğiyle nefreti, hiddet ve şiddeti savunan ol yıkım halleri şu apaçık cinayetlerin hamisi / yolunu açan olmağa devam diyen devletin her neyi güncellediği artık afakidir. Bir gıdım yaşamsallığı var edemeyenin, sorgulara tüm o sorulara, bitimsiz, çiğnemeyecek adalet çığlıklarına karşı sessizliği bütün olmakta olanı, on dört yıl sonra bir daha anlaşılır kılar. Bir Ermeni, sözünü, izini, yolunu ve aklını ve belleğini buradan kurmak isteyen bir insanı, meramını hayattan yana kurmuş bir canın katline dair tek satır hesap vermemektedir. Nefret, hiddet ve şiddet bu halin devamlılığını sağlama almak için kullanışlı kılınan, devletçe bildirilendir. Adaleti mahşere kalmasın!
Mezopotamya Ajansı’ndan aktaralım: “Suruç Aileleri İnisiyatifi, katliamın 66’ncı ayı dolayısıyla Kadıköy’de bulunan Halitağa Caddesi’nde bir araya gelerek, bir kez daha adalet taleplerini haykırdı. “Suruç için adalet herkes için adalet” yazılı pankartın açıldığı açıklamada, katliamda yaşamının yitiren 33 kişinin fotoğrafları taşındı. Açıklamada sık sık “Suruç’un hesabı sorulacak”, “Suruç için adalet, herkes için adalet” ve “Amed, Suruç, Ankara hesap sormaya" sloganları atıldı. Katliamda yaşamını yitirenlerin ailelerinin yanı sıra çok sayıda kişi açıklamaya katıldı.
Açıklamada konuşan Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Musa Piroğlu, adalet talebinin bu ülkede yaşayan herkesin talebi haline geldiğini belirtti. Piroğlu, “Adalet talebi, işkence görenlerin, vatansız ilan edilmişlerin, direnen işçilerin, katledilen kadınların ve haksızlığa uğrayan herkesin talebidir. Patronların, erkeklerin ve rektörlerin zulmü bu ülkenin büyük bir kısmınadır. Biz adalet isterken hukuksuzluğu kendi elleri ile inşaa edenlerden istemiyoruz" şeklinde konuştu.
Ardından Suruç Katliamı sırasında yaralanan Ümmühan Özdemir konuştu. Özdemir, 66 ay önce yaşanan katliamı hatırlatarak, o günden bu yana Suruç katliamının faillerinin cezalandırılmadığını belirtti. Özdemir, karşılanmasını istediği talepleri şöyle sıraladı:
* Katliamın yaşandığı yeri gören kamera kayıtları dava dosyamıza tam olarak konulmuş değil. Katliam davasında en önemli delillerden bir tanesi olan görüntülerin tamamının dosyaya konulmasını istiyoruz.
* Olay yerinin fotoğraflarını çekerken yakalanıp polise teslim edilen Abdullah Ömer Arslan hakkında hiçbir işlem yapılmadı. Ailelerimiz ve avukatlarımız Abdullah Ömer Arslan hakkında defalarca suç duyurusunda bulunmasına rağmen şüpheli olarak bir kez dahi ifadesi alınmadı. Biz bu kişinin yargılanarak katliamda parmağı olup olmadığının anlaşılmasını istiyoruz.
* Hakkında kırmızı bültenle arama kararı olan İlhami Bali hakkında arama kararı olduğu dönemde Ankara’da 5 yıldızlı bir otelde MİT görevlileriyle görüştüğü iddia edilmişti. İlhami Bali Suruç katliamının planlayıcısı olduğu gerekçesiyle dosyada yakalama kararı bulunmasına rağmen yakalanmasına dönük hiçbir işlem yapılmamakta.
* Suruç katliamı davası Urfa’nın Hilvan ilçesinde bulunan hapishane kampüsünde görülüyor. Duruşmaların kamuoyu tarafından daha rahat takip edilmesi için duruşma salonunun daha merkezi bir duruşma salonuna taşınmasını istiyoruz.
Katliama ilişkin açılan davanın bir sonraki duruşmasının 9 Şubat’ta Urfa’nın Hilvan ilçesinde bulunan cezaevi kampüsünde görüleceğini aktaran Özdemir, herkesi 17'nci duruşmayı takip etmeye çağırdı. Özdemir, yalnızca Suruç Katliamı için değil yaşanan bütün katliamların hesabını soracaklarını ifade ederek, "Özellikle eli kanlı IŞİD çeteleri eliyle gerçekleşen katliamların aynı merkezden planlanıp hayata geçirildiğini biliyor ve her fırsatta bunu dile getiriyoruz" dedi. Özdemir, suçluların ellerini kollarını sallayarak dolaştığını, ancak katliamda yaralananlar ve adalet mücadelesi yürütenlerin gözaltına alınıp tutuklandığına dikkati çekti. Suruç anmalarına katılmanın iddianamelerde suç olarak tanımlandığına dikkati çeken Özdemir, "İddianamede suç olarak tanımlanan diğer etkinlikler ise;
‘Suruç şehitleri anısına fidan dikmek, Suruç şehidi Çağdaş Aydın’ı anlatan ‘Kırmızı Gülün Defteri’ isimli kitabın tanıtım etkinliğine katılmak, 5. yılında Suruç için adalet herkes için adalet yazılı pankart taşımak.’ Suruç katliamı için adalet istemek suç değil, görevdir. Suruç için adalet mücadelemizi kriminalize ederek buradan suç üretmeye çalışanlar, katliamın hedefi olan gençlerle değil, katliamda parmağı olanlarla uğraşsınlar" dedi. Özdemir, tüm engellemelere rağmen adalet mücadelesinden vazgeçmeyeceklerini yineleyerek, katliamın hesabının sorulması için birlikte mücadele çağrısında bulundu.”
Aylardır süregiden bir unutturma çabası. Mütemadiyen, Rojava’ya sadece oyuncaklar ve bir avuç ümit taşımak isteyen gençlerin varlığının unutturulmaya çalışılması. Kesintisiz bir biçimde yok saymak, ötekileştirmek ve madun siyasetin var ettiği kin gütme hallerine sahip çıkmak. Pirsus, Suruç Katliamının ardından ortaya çıkan tablo, nefretle, kindarlıkla, aralıksız şiddet halleriyle bir menzilin her nereye dönüştürüldüğünü de gösterir. Zamanın başbakanının ılımlı öfkeli çocuklar diye geçiştirdiği katil çetesinin var ettiği yıkım, beşinci yılında sorgulanması “terör” kapsamında değerlendirilen bir yaraya dönüşür. Bu sahada, şu menzilde yaşamın hakkının, hukukunun korunmasının, yaşamsal olan mücadele ediminin sıfırlanmasının böylesine açık ve göstere göstere gelen bir katliam hal ve istencinde yok ettirilmesinin utancı beş senedir sürüyor. Sözün kısası, ailelerin var ettiği sesleniş, çetelere yol veren, onlara hami olan devletin, kullandığı repliklerin her neyi, her ne şekilde dönüştürdüğünü, asıl var edilen kötülüğün hala sorgulanmasının handiyse imkansız kılındığını göstere geliyor, bu hallerle bir ülkeye varılabilir mi? Bir tek dava olsun neticesiz konulmadan, adalet tam zamanında var edilebilir mi, sahi ama sahiden de!
Gazete Duvar’a bağlanalım: “İkitelli’deki evinden işe giderken Başakşehir’de otobüste inen Gökhan Güneş, 20 Ocak kimliği belirsiz kişiler tarafından zorla bir arabaya bindirilerek kaçırıldı. Kameralara yansıyan görüntüler sosyal medyada paylaşılırken Güneş’in ailesi ve yakınları, Beyoğlu'nda bulunan İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’ne başvuru yaptıktan sonra basın toplantısı düzenledi.
Toplantıya, Hakların Demokratik Partisi (HDP) milletvekilleri Musa Piroğlu, Ali Kenanoğlu, Murat Çepni, HDP İstanbul İl Eşbaşkanı Erdal Avcı, Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) Eş Genel Başkanı Şahin Tümüklü de katıldı. Toplantının olduğu salona “Gökhan Güneş 20 Ocak’ta devlet güçleri tarafından kaçırıldı” pankartı asılırken, Güneş’in kaçırılmasında devlet yetkililerin sorumlu olduğu belirtildi.
Açıklamada ilk olarak söz alan İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, 1990’lı yıllarda bu tarz olaylarının çokça yaşandığını hatırlattı. Cezasızlık politikasının sonucu olarak tekrardan kaçırılma olayların çokça yaşandığını belirten Yoleri, “Yoğunlaşan bu olaylardan dolayı oldukça endişeliyiz” diyerek, yetkilere seslendi.
Güneş’in babası İbrahim Güneş de “3 gündür çocuğumu arıyorum. Bu devlet nerede? Gökhan Güneş nerede” diye tepki gösterdi. Güneş’in annesi Nazife Güneş ise gözyaşları içinde, yetkililerin oğlunun nerede olduğunu söylemediklerini belirterek, “Çocuğuma ne yaptılarsa getirsinler. Yavrumu istiyorum. Onu sağ istiyorum” dedi.
Gezi direnişinde başından gaz fişeği ile vurularak öldürülen Berkin Elvan’ın annesi Gülsüm Elvan da, “Gökhan ve Berkin kuzenler. İçişler bakanına sesleniyorum; bizden bir kurban aldınız, bir kişi daha vermeyiz. Mahkeme öncesinde geçen sefer abimi gözaltına aldılar. Bu kez de Gökhan’ı aldılar. Bu bilinçli işlenen bir tiyatrodur. Sorumlu da İçişleri Bakanı ve devlettir” diye ifade etti.
Güneş ailesinin ve Gökhan Güneş’in avukatı Sezgin Uçar da, Gökhan ve ailesinin uzun zamandır polis baskısı altında olduğunun hatırlattı. Güneş’in sosyalist kimliğinden dolayı daha önce yargılandığını ve avukatlığını yaptığını aktaran Uçar, “Aslında kim oldukları aleni olan kişilerce Gökhan kaçırıldı. Sorumluların bir an önce yargılanmasını istedik. Kamera görüntüleri ve birçok hususa dahil araştırma yapılması gerektiğini söyledi ama hiçbir şey yapılamasının ardından biz kendi emeğimiz ile kamera görüntülerine ulaştık. Bu görüntüler ortadayken ne İçişleri Bakanlığı ne de Adalet Bakanlığı’ndan henüz bir açıklama yok. Rejim 90’ları hatırlatıyor. Ülkede hukuksuzluk kol geziyor. Bugün Gökhan’a sessiz kalırsak yarın yaşanacak birçok ihlale de yol açmış oluruz” ifadelerini kullandı. Uçar, sorumlu bakanlıklar tarafından bir açıklama beklediklerini söyleyerek, sorumluların yargılanması çağrısında bulundu.”
Geçmişinin karanlığını şimdiye taşımaktan çekinmeyen bir yönetim katının ama gizli, ama göstere göstere var ettiği yol verdiği, izini sürmediği kaçıncı kayıptır Gökhan Güneş. Gülistan Doku’dan, Hürmüz ve Şimuni Diril’e, kayıp kılınmış, peşine düşülmesine mani olunan, kayıtsızlıkla yanıt verilmeyen nice kaybın var edildiği bir menzilde Güneş kaçıncı insandır? Daha nereye kadar, hakkın da hukukun da alaşağı edilebileceği bir sahanın varlığı söz konusu edilecektir? Her yere reform, her güne içkin bir biçimde demokrasicilik dersleri verilirken, iyileşmeden, ilerlemeden, normalleşmeden bahisler arka arkaya açılırken İstanbul’un ortasında kaybedilen bir insanın akıbeti her nereye konulur, konulabilir? Daha da önemlisi, içişleri ve adalet bakanları kural tanımazlıklar, birbirilerine diş bilemelerle günleri geçirirken, olmakta olan adaletsizlikler böyle bir halde çıkagelen insan kaçırmalar, yok ettirmeler bir ülkede değil bir çukurda olduğumuz gerçekliğini kanıtlar, yol nereye?
Nefret, hiddet ve şiddet üçlüsünün pek çok farklı yüzeyini arşınlayan bir sahadayız. İmdi, bu raddede, ne adalet, ne haklar, ne hürriyet ne de bir gıdım nefes hakkı bırakılmıyor. Bir sahanın dönüşümü, bir ülke tahayyülünün yitimi, anlamsız kılınmasının zemin taşları hiç aralıksız döşeniyor. Hayat hakkının, adaletin, hürriyet bahislerinin hiçleştirildiği bir uzam, bir saha bir yer ne kadar ülke olursa, burası da o kadar hakkaniyetsiz bir biçimde bir çukurun ta kendisi kılınıyor. Velev ki değil, sahiden yaşam hakkının alt üst edilmesi, davaların adaletsiz konulması, katillerin, çetelerin ele verilmediği yerde, kim verecektir bunca yaranın hesabını, her nasıl? Düzenin, her günü alaşağı ettiği, kuşattığı, yıktığı ve alt etmeye gayret ettiği bir sahnede hayatın hakkı her ne olacaktır, bunun yanıtını arıyoruz iş bu metinlerde. Tümden, kesintisiz bir biçimde var edimiş bunca yaranın kıyısında sıradan bir hayat imgesi sahiden bırakılmıyor. Bunca dehşetten bir hayata varılamayacağı da bugün artık kesin, iyi de nereye kadar, iyi de daha ne kadar? İç içe geçmiş yaralar bunca afaki çoğalırken, kaybolan insanlık her nereye taşıyacak sıradan insanları, sahiden ama sahiden.
Misak TUNÇBOYACI – İstan’2021
Görsel: Lost Humanity – Sparkle














