“Çiçek yetiştirmek kolaydır Sevgili Avukat fakat bir çiçeğin hayatını kurtarmak çok zordur.Bunu başarabileceğine inanıyorum.Farz et ki bu çiçek bizim dünyamız.Sen olmazsan o çiçek iyileşemez.”

seen from South Korea

seen from Germany

seen from T1

seen from Bulgaria

seen from United States

seen from United States

seen from Bulgaria
seen from United States

seen from United States

seen from Malaysia
seen from United States

seen from New Zealand

seen from United Kingdom

seen from Netherlands
seen from Mexico
seen from United States

seen from United States
seen from China

seen from Canada
seen from United States
“Çiçek yetiştirmek kolaydır Sevgili Avukat fakat bir çiçeğin hayatını kurtarmak çok zordur.Bunu başarabileceğine inanıyorum.Farz et ki bu çiçek bizim dünyamız.Sen olmazsan o çiçek iyileşemez.”
23 Nisan Kutlu Olsun Offical Video
Pîrî Reis (1470–1553) “Denizleri çizen adam, ufukları aşan bilge.”
• Kalbe: “Deniz, sadece su değil; bilgidir, cesarettir, ufuktur.” Pîrî Reis, haritalarıyla sadece yön göstermedi; medeniyetin rotasını çizdi. Onun kalbi, keşif ve adaletle doluydu.
• Gönülle: “Bir harita, sadece coğrafya değil; insanlığın ortak mirasıdır.” Amerika kıtasını gösteren ilk Türk haritasını çizdi. Gönül gözüyle bakıldığında, onun çizgileri bir barış ve bilgi çağrısıdır.
• Akla: “Bilgi, dalgalar gibi yayılır; engel tanımaz.” Kitab-ı Bahriye adlı eserinde Akdeniz’in tüm limanlarını, rüzgârlarını, akıntılarını ve stratejik noktalarını detaylı biçimde anlattı. Haritalarında hem bilimsel gözlem hem denizcilik tecrübesi vardı.
• Bilime: Kitab-ı Bahriye (Denizcilik Kitabı), 16. yüzyılın en kapsamlı denizcilik rehberidir. 1513 tarihli dünya haritası, Kristof Kolomb’un Amerika keşfinden sadece 21 yıl sonra çizildi. Haritasında Güney Amerika, Afrika ve Avrupa kıtaları yer aldı, bu harita, bugün bile hayranlık uyandırıyor.
• Bilgiye: Pîrî Reis’in mirası bize şunu öğretir: Gerçek bilgi, yön verir; insanlığı birleştirir. Onun kalemi ve pusulası, sadece denizleri değil; çağları birbirine bağladı.
Deniz Ve Dalga eSesi The Sound Of The Sea And Waves
♥️
"Denizin suçu yok; o, suyun kardeşliği için ortak gönül mavisi. Gözlerimin altındaki de kırışık değil, bildiğin ufuk çizgisi."
Kelimeleri anlamlı kılan sesler, dokunuşları anlamlı kılanın duygular olduğu gibi kokuları anlamlı kılan da anılardır.
Tutunduğum anılar gözlerimin dalıp gittiği her yerde yeniden yaşanıyor. Bunu hissediyorum, nasıl anlatsam? Sanki gözlerime tutunan her nesne beni andan çekip o özlediğim anlara geri götürmek zorundaymış gibi oluyor. O zamanlarda bir şey düşürmüşüm ve arayıp bulmam gerekiyormuş.
Babamın yokluğunda bana bakanlar beni tanıyamayacak kadar yüzüme yapmacık bir sevgiyle bakar kapı ardında babama acıdıklarını konuşurlardı. Bende içimdeki bütün samimiyeti babama saklar o gelene kadar saf bir çocuk gibi onların yapmacık tavırlarını manipüle ederdim. Onlara göre ben hiçbir şey anlamayacak kadar çocuktum, saftım ve kalbimi kıracakları her şeyi onların burnundan fitir fitir getiremeyecek kadar düşüncesizdim. Bir çocuk yalnızca oyunlar oynar, hayaller kurarmış; babamdan aldığı paralarla bana bakan kadın demişti.
Babamın seferlerinin ardından getirdiği hikaye kitapları ve oyuncakları beklemek bana zor gelmiş olmalı ki etrafımdaki insanlarla oynar oldum. Bir çocuk olmak bana göre ya bir kukla olmaktır ya da oyuncu olmaktır; hayatla savaşırken bu ayrımı güzel yaptığımı düşünüyorum. Çıkmaz sokağa kadar bu böyleydi, iyiydi. O zamana kadar bir denge tahtasında kırk kat yol almış gibi yorgun ve şaşkınca adımları kesip yüksekten dibe düştüm, ayaklarım yalpaladı bacaklarım titredi ve dengemi kaybettim.
Ben öyle alıştım ki hayatı bir teraziye koyup insanların dengi kadar tavır takınmaya, onlarla oyunlar oynayıp kazanan ben olmaya ölüm beni tüketti, sahip olduklarımı da alıp beraberinde götürdü. Ufukla bunu tamamlamak istedim, gözlerine baktım babam gibi onun terazide yeri yoktu. Birinin babamın yerine geçmesi tökezlememi sağlayıp aynı zamanda göklere çıkardı. Babamın soğuk toprağına sarılan kollarım sıcak bir göğüse sığındı, herşeyi yeniden toparlayıp o teraziyi tekrar düzenlememi sağlayan buydu.
Ufuk Batu'ya çok güveniyordu, bende daha ilk karşılaşmamızda karşılaştığım o gözlere güveniyordum. Bu yüzden o çıkmazdan vazgeçmedik, Ufuk biraz o yetimhanenin verdiği korkudan küçükken beni zorlamazdı. Sanki ikimizi birbirimize bağlayan o düğümün sorumlusu bendim ve ne dersem ikimiz için geçerliydi.
Gece ve Batu tanrılarla bir anlaşma yaptı onlar sayesinde o çıkmazda yeni bir dünyaya kavuştuk. Ufuk'un eve ilk girdiğinde gözlerindeki mutluluğu yüzündeki yeni açan umutlu gülümsemeyi her sabah yeniden yeniden görmek için çok çabaladım. O evde, yanımda kalmalıydı, babam gibi mutluluğu uzaklara giderek kaybetmemeliydi. O benimle mutlu olmalıydı.
Evdeki günlerimiz bir çocuk gibi değilde biraz asker gibi geçmişti fakat Ufuk bunun farkını bilmediği için her şeyi büyük bir titizlikle yapıyordu. Sabah spor yapıp öğlen eve gelen bir kadınla bize gerekli olan okul derslerini öğreniyor, akşamları silah eğitimi alıyorduk. Bazen bizi eğiten insanları eski günlerdeki gibi kuklam yapıyor ve Ufuk'u kaçırıyordum. O hayatta acemiydi, her şeye büyülenerek bakar ve benimle daima oradan oraya sıkılmadan savrulurdu.
Çok sonradan fark ettim ki ben aslında biraz biraz babam olmuşum, Ufuk ise küçük Başak olmuş. Yaptıklarımla onu mutlu yaşattığımı sanmışım. Onu sürekli eğitimden kaçırarak yaptığım tek şeyin tanrıları kızdırmak olduğunu idrak edemiyordum çünkü daha önce evde sadece Zeus'u gören Geceydi. Tanrılardan korkmak yalnız bir insan için bir seçimdir ve biz çıkmaz sokakta bunu kabul etmemiştik.
Ergenlikte bunu düşünmedim bile evdekiler geceleri operasyona giderken ben Ufuk'u büyülü bir dünyaya götürdüğümü düşünüyordum. Her sabah akşamdan kalma uyanıyor, etrafta Zeus'un adını kullanarak kendimize yeni kapılar açıyordum. Zeus'un kulağına gitmemesi için insanları kukla olarak kullanmak yetmiyormuş, soğuk toprağın içindeki tabutla dersimi aldım.
O gece sabahı düşünmek için erkendi ve sabah bi tabutta uyanacağımdan habersizdim. Kendim operasyondan kaytarıp Ufuk'u eğitimden kaçırarak zenginlerin yaz geceleri sahilde düzenlediği bir partiye götürdüm. Ilk basta istemedi, o aralar Gece ile kenarda köşede sessizce konuşmalarına şahit oluyordum ve deli gibi kıskanıyordum. Bana olan sevgisinin azalmasına izin vermemek için her şeyi deniyordum, kimin ne düşündüğünü umursamıyordum. Kızlar arada yanıma gelip bana bir şeyler anlatmak için uğraşıyorlardı ama ben onların ne diyeceğini az çok tahmin ediyordum, hastalıklıydım. Kendime her baktığımda kuklalarımdan biri olmamak için aynaları yoketmek istiyordum.
Kendime bakmayı unuttuğumda dönüp ona bakıyordum, biliyordum o bendim. Hayatta benim yansımam olacak bir tek o kalmıştı, sahip olduğum.
Tabutta Zeus'un sesini duydum, 'Tanrı düzeni bozanları sevmez.' diye fısıldadı. Yanımda olduğunu hissettirecek kadar içimi titretirken tabuttan çıkmak için direndim, beni yeryüzüne bağlayan Ufuk'tu. Onun zarar görme ihtimali yaşamam gerektiğini söyleyen tek sebebimdi. Çırpındıkça hoparlörlerden gelen cızırtının sesi arttı. Ölümü hücrelerime davet ederken ağlayarak son kez isminden yaşamasını diledim. Dudaklarımdan ismi döküldüğünde tanrı kocaman bir kahkaha attı, alaylıydı.
Gözlerimi yeniden açtığımda evdeki yataktaydım, baş ucumda Ayda vardı. Herkesten ölümüne nefret eden o kız ben ağlarken saçlarımı ördü, boğulur gibi aldığım nefeslerde bana onun yaşadığını fısıldadı. Ben o zaman öğrendim; çocukluğumdaki babamın mahallesinde bahsedilen tanrı ile bu tanrı aynı değildi. Babam böyle bir tanrıya boyun eğmezdi, eminim. Fakat babam tanrının çok güçlü olduğunu da söylemişti. Evet güçlüydü aynı zamanda acımasızdı da.
Ben de acımasız olmalıydım. Ondan bütün boyun eğişlerimi, kaybettiklerimi, yaşamımı almalıydım. Tanrıyı bir kukla yapacak kadar güçlü ve kurnaz olmalıydım. Tanrı olmalıydım.
Yaren bir keresinde 'acımasızlık bir çocuğun tek çaresi oluyorsa bu hayatta ölüm tanrının' demişti. Acımasızlığı çocukluğumdaki paçavralarla göğsüme diktim. Ufuk, benden korkmasın diye sakladığım kukla oyununu saklayamadım. Acımasız oldum, yaralarımı da saklamak zorunda kaldım çünkü ondan uzaklaştıkça babamdan kalan yaraların yeniden açılacağından korkuyordum. Sonunda bir tanrı tasvirine boyanmak için çabalayan bir ben vardı; yalnız, Ufuk'suz, acımasız, şefkatsiz.
Geçmişe baktığımda büyürken onu bir anne şefkatine boğduğumu düşünerek kendimi kukla yapmışım. Sevgi istemişim, sahip olmak istemişim, babamın şefkatini geri istemişim. Yalnızca babama dönüşmüşüm ve onu küçüklüğüm yapmışım. Yıkıntılarımı Ufuk toplamış, aynı babamın bende fark etmediği gibi.
Kimse beni anlamadı diyerek etrafta gezdiğim çoğu zaman ağladığım zamanları hatırlıyorum. Ilk kaçtığım sokakta onunla tanıştım, ilk kaybolduğum sokakta onu kalbime kattım, ilk savrulduğum sokakta onunla oldum, ilk tanrıyla başbaşa kaldığım sokakta yaralandık, ilk büyüdüğümüz sokakta biz değiştik, son sokakta sadece ben hüngür hüngür haykırarak ağladığımı sandım.
**
Odadan kendimi aceleyle çıkardığımda üstüme yapışan bu elbiseyi nasıl bu kadar hızlı giyebildim emin değilim. Hem elimdekileri çantaya koyarak hemde üstümdeki elbiseyi düzelterek evden çıkmayı amaçlarken evin sessizliğini bozan gürültüm yüzünden salondakilerin gözleri üzerime dikildi. Bugün Bera'nın işi yoktu bu yüzden her zamanki gibi evdeydi ve Asya'da ona katılmayı seçmişti. Samet bu aralar yeni bir şeylerin üzerinde çalıştığından evde sinsi bir sessizlik sürdürüyordu. Asıl kaçtığım ev halkı ise dışarıdaydı, yüksek ihtimalle evde olsalardı zaten bu planı işlemeyi geçtim düşünmeme bile izin vermezlerdi.
Tehlikeden sakınmak hepimizin güvenli bir yuvada yaşam sürmesini sağlamazdı. Başından beri içimize ekmeye çalıştıkları o korku tohumlarını ben damağımda saklayıp bir ilac gibi tükürmüştüm onlar ise şimdiki düzenimizle mutlu olmayı öğrenmeye çalıştılar. Bir tek ben yapmamıştım; bu evde bizim için bütün sorumluluğu Gece'ye yükleyip üzerimde söz hakkı olmasını istemeyen tek aklı yerinde bendim işte.
-"Aa çıkmıyor musunuz dışarı?" sorum üçünün aynı odada olmasını idrak ettirmişcesine önce birbirlerine baktılar sonra Asya, Bera ve kendisi için omuz silkti. Samet sadece yüzüme bakmayı sürdürdüğünde ayakkabıları ve çantayı kenara atıp koltukta yanına oturdum.
-"Sen? İşin falan yok mu, çıkmıyor musun?" aklımda akıp giden düşünceleri takip edemeyerek elimle kolunu çekiştirdim. "Bana bak, yoksa sen depresyonda falan mısın? Dünyanın sonu geliyor(!)" alayla sırıttığımda o da bana yüzünede yerleştirdiği sessizlikten kurtararak yarım ağız gülümsedi. Sansar'ın bedeninde enerji kalmadığında bile ortamı canlı tutan bir aurasi olduğunu herkes bilirdi. Tescilli legal mutluluk dükkanı.
-"Yok, 23 Nisan geliyormuş prova olarak bugün tahtıma sen oturdun ya yavrum." bağlı kollarını açıp şakaklarımdaki bebek saçlarımı yüzümden itti. Gözlerine gozlerimi dikip ona kocaman gülümseyip onu bugün sessizliğe boğan içinde tasalandığı dertten kurtarıp iyi hissettirmek istedim ama bunu başaramamaktan korktum bu yüzden dizlerimin üstünde yükselip boynuna sarıldım. "Kendine gel, sorun neyse her zaman yanındayım, tamam mı?" sessizdi, ondan uzaklaşıp kızar edayla kaşlarımı çattım. "Hem taht işleri senin alanın, kaytarma. Bir dakika bir dakika sen? Neden buradasın, bugün Hades mekanına gitmeyecek miydiniz; yetki sendeydi. Ufuk? Ufuk senin yanına-"
-"Sikecem onu ya." sorularımın cevabı beni endişeyle yiyip bitirmesin istedim. "Sen nereye gidiyordun Başak? Bak o serseriyle oynadığınız oyunlar çocuklukta kaldı. O büyüdü, büyümek bir lanettir ve sen öyle değilsin kardeşim. Seninde aptal düşüncelere-"
-"Ufukla kavga mı ettin?" sakin olmaya çalışarak yanından kalkıp ayakkabıları giymeye çalıştım ama elbette acele ettiğimi kesinlikle fark ettiriyordum.
-"Sadece aklını yerinde değil saçma sapan konuşuyor piç, bende düşünme gücünü geliştirmesini sağladım. Merak etme ölmedi 'oyun arkadaşın'. Ama Başak siz iyi düşünemiyor-"
-"Bugün göreviniz vardı, onu bu yüzden yalnız mı gönderdin?" şok olan sesimle işaret parmağımı ona doğru salladım. Sürekli olarak bizim ilişkimizin sağlıksız olmasından ve tehlikesini konuşma söz hakkına sahip olduklarını düşünmeleri beni delirtiyor. Bu evdeki herkes çok güvenli hareketler yapıyormuş gibi bizi suçlayamazlar. "Sansar ne diyorsun ya sen. GERÇEKTEN KENDİNİZE GELIN TAMAM MI? Evdeki bütün sorun Ufuk ile benim tehlikeli davranışlarım mı? Öyleyse bile size ne, zarar gören benim. Rahat bırakın artık."
-"Sakin ol Başak, noluyor?" diyerek omzuma dokunan Asya'nın dibime kadar geldiğini yeni fark ettim. Bir şey olduğu yoktu, hiçbir şey olmadığından bunlar oluyordu. Sürekli beni oyunlarla kendimi başkalarından soyutlayan haylaz bir çocuk gibi göstermelerinden bıktım, Ufuk'un üzerime diktiği bakışların hep temkinli olması beni yaralamaya başladı. O Zeus'un tabut tanrıcılığı yaptığı günden beri bir deliymişim ve zapt edememekten korkarmış gibi tepkilerinden yoruldum.
Deli değilim, eminim. Sadece o iyi olsun istiyorum bu kadar. Bunun bu sokaklarda ütopik olduğunu düşünmelerine hak veriyorum ama ben yapabilirim.
-"Bunu unutma Sansar, sakın." ona arkanı döndüğünde benimle karşı karşıya geldin demektir, anladın mı? Çantamı yerden hızlıca alıp evden çıktığımda arkadan Bera, Sansar'a ne olduğunu sordu. Hiçbir şeyin olduğu yoktu.
Telefonda sesini duymak istediğimi söyleyerek onu kontrol edebilirdim fakat bu yetmezdi. Kendimi onu korumakla sorumlu hissettiğim ilk sokaktan başlayıp sayarak Hades'in alt sokaklarındaki depoya ulaştığımda yüzüme o aptal kuklalarımı kandırdığım gülümsememi sardım. Elbiseyle koşarak buraya geldiğim için rol yapmam çok zor olmadı.
Bayır, kuklalarımdan biriydi. Zeus'tan daha güçlü bir tanrı olacağıma inandığım evvelden beri bunun tehlikeli olacağını biliyordum, Ufuk için, üç tanrınında adamlarının arasına sızdım. Zordu, Zeus'un her şeyi kontrol eden bir disiplini olduğunu bilirseniz daha da zordu. Hades çetesinde Zeus'un gizlenen adamları vardı elbette fakat benim için daha zordu, hem bizim grup ayrıcalıklıydık hemde hep göz önünde olduğumuzdan adını bilmediğim insanların bile ismimi bilmesi muhtemeldi. Yasak meyve diye ne işe yaradığını bilmediğim bir etkenimiz vardı, bildiğim kadarıyla sadece bir isimdi. Bir kişi mi yoksa bir eşya mı bilmiyorduk sadece sokakta kimin yüzüne baksam o korkuyla yüzleşiyordum.
Hades'in çetesi, Apolloan çetesine göre bizden daha çok nefret ediyorlardı. Bende bunu bir silah olarak kullanıp Hades'in adamlarını ayarttım.
-"Bayır, burada mısın?"
-"Odama gel güzelim." eğlenen büyük kahkasını durdumadan koridordan duyulan bir video sesleriyle eğleniyordu. Büyük cam odadaki bilgisayarların ekran ışığıyla oda aydınlıktı. Rolümü takınıp cilveyle elimi çıplak teninde gezdirirken çantamı masaya koyup arkasından onun ilgiyle izlediği şeye baktım. Ekrandaki oynayan kamera kayıtlarının sadece bir tuzaktan ibaret olmadığını bileğime sertçe sarılan elin beni boğazımdan bastırarak kucağına çekmesiyle daha iyi anladım. Bende o tuzaktaydım ya da asıl tuzak banaydı.
Zeus küçümsemeyi sevmezmiş. Tanrı böyle bencil mi olur?
-"Sen ne yapıyoo-" boğazıma bir şey yasladı, bunun masum bir şey olmayacağını Ufuk'un ekrandaki darmadağın olmuş görüntüsüyle idrak ediyordum. Yine de şuan tek önemsediğim oydu, ölürse çırpınmam için ya da çeteleye yeni bir çizik atmak için bir sebep yoktu.
-"Uslu ol. Şu zarfı görüyor musun, ne söylemek istediğimi anladın bence değil mi?" kırmızı süslü zarfı ekranın önüne Ufuk'u işaret eder gibi salladı. Kırmızı zarf ceza, ölüm, ihanetti.
-"O-onu. Onu bırak lütfen." yüzünde kanlar vardı ve sanırım bir sorgudaydı. Arada başını dengesiz hareketlerle döndürüp etrafa bakıyordu. Kamerayı bulana kadar yanındakilerden bir tekmeyle yere düştü. Ufuk sarhoş olmalı çünkü onun bu kadar gardını indirerek birinden dayak yemesi çok zordu.
-"Tabi, tabiki sen iste ben hemen yapayım Başak Hanım. Sen hala beni ayakta mı uyuttuğunu sanıyorsun kızım." kulağımın arkasından sinirle bağırdığında gözümü ekrandan çekemeden başımı diğer yöne çevirerek Bayır'dan uzaklaşmaya çalıştım. Bu onu daha fazla sinirlendirdi ve ayağa hızla kalkıp kendisiyle birlikte beni öndeki masaya yasladı.
Sinirden titriyordum, biraz da korkuyordum. Arkamda hissettiğim bedeninden uzaklaşmak için çırpınıyor, ellerimle boynumdaki bıçağı çekmeye çalışırken bacağımla ona bir tane geçirmeye denedim. Olmadı ve ben titreyen ellerimle acil durumlar için koyduğum göğüsümün altındaki çakıyı dikkat çekmeden çıkartmak için hızlı hareket edip onu bütün gücümle ittirerek bedenine saklamak istedim. Fakat odaya boğuşma seslerinden dolayı az önce sessiz olan koridordan bir anda adamlar girdi.
Kaybetmiş gibi hissetmek istemiyorum, pes etmeyerek kolumdan tutan adamlara saldırma başladım. Sağ tarafımdakinin gevşek tutuşunu kullanarak yumruğumu aşağıdan yukarıya hızla kaldırıp burnunu hizaladım. O acıyla burnuna elini uzattığında diğerine tekme savururken Bayır'ın tokadı beni bir anda masaya doğru devirdi. Saçlarımı önümden çekmeden yanan yanağıma saçımı yaslayıp acısını geçirmek istedim. Ama durmamalıydım.
Az önce masaya düşürdüğüm çakıyı yavaşça avucuma sarıp hızla üstlerine yürüyüp Asya'nın kaçamağım bıçak derslerinden öğrendiklerime güvenmem gerekiyordu. Bayır, çakıyı fark etti bu yüzden en başta yanındaki adama yönelttim. Adam harekete geçemeden yere yığılırken Bayır kafama bir yumruk geçirip beni tekrar masaya devirdi ve bu sefer durmadan kafamı masaya vurmaya devam etti. Başımdaki ağrıyla başım dönerek kendimden geçmeme çok az bir zaman vardı.
Bayır'ın siniriyle ölmemek için tekmeler atmaya çalıştığımda kafamı bilgisayar ekranına çevirerek serçe önümü masaya döndürerek beni masaya yasladı. Bedenimde hissettiğim bedeniyle burnuma kan kokusu yayıldı. Baygınlık geçirmemek için bakışlarımı ekrandaki Ufuk'a çevirdiğimde kameraya bakıyordu ve sanki göz göze geliyorduk. Bayır'ın sert dokunuşları kalçamdaki elbiseyi sıyırdı, canımı yakarak iç çamaşırımı yırtığında sık ve sinirli nefesleri benim ciğerlerimde nefes olduğunu unutturdu. Korkuyu en derinlerimde hissetmemi sağlayan da bu oldu.
Kendimi yorgun hissettiren bedenim korkuyla titrerken ağlayamıyordum. Bayır kalçamda hırçınca beni kendine bastırdı, kasıklarımdaki acı Ufuk'un benim gibi bitap düşmüş haline bakarak ağlamamı sağladı. O iyi olacak mıydı?
-"Bu zevki bana verdiği için çetenize bile katılabilirim ama biliyor musun yok ya. Zeus çetesinin karşısında olmak daha kazançlı. Baksana Reis kendi çetesini kendi siktiriyor, adamda sik kadar akıl yok." sürekli yinelediği eğlenen kahkahası artık kulaklarımı tıkıyordu, tiksintiyle.
Yutkunmayı unutan nefesim arada beni boğarken gözyaşlarım benim yetkimde değildi. Üstümde yaslı ağır beden canımı acıtıyordu fakat sadece sessizce göz yaşlarımın dökülmesiyle Ufuk'un görüntüsünün buğulamaması için çabalıyordum. Ona bakmalıydım, o iyi olmalıydı; o iyi olursa ben iyi olabilirdim. Sanırım iyi olmam bir suçtu çünkü kendimi sırf onu görerek iyi hissettirmeye çalışırken ekrana adamlar ve kocaman bir alev girdi. Korkuyla yerimde kıpırdanmaya ona koşmaya çalıştım, olmadı, Bayır arkamdan sertçe kalçalarımı sıkarken o sinir olduğum kahkahası ardımda yankılandı.
Ölmek istiyorum baba ama söz veriyorum ölmeyeceğim. Onu yaşatacağım söz veriyorum.
Gücü tükenen bacaklarımla yere yığınlabilirdim fakat bayır beni belimden tutarak acımı en derinlerime gömüyordu. Bedenimin ağırlığını masaya yaslayarak önümüzdeki bilgisayarı son gücümle kaldırıp sırtımdan arkamdakinin kafasına vurdum. Ilk yarılan alnından kan aktı, Bayır şaşkınca sikini kurtaramadan bacaklarımdaki acıya dayanarak, rahmimdeki batan acıyı da önemsememeye çalışıp elimdeki bilgisayarı ona vurmaya devam ederek tekme savurdum. Geri geri giderek benden uzaklaşmaya çalışırken dengesini kaybederek bana savurduğu eliyle düşmemek için kullanmaya çalıştığında parçalanan bilgisayarı önemsemeyerek vurmaya devam ettim, yüzü kanlar içinde kalana kadar.
Ne zaman bıraktım bilmiyorum o bilgisayarı ama ilerde yerde duran bıçağı gördüğümde aklımdan geçenleri yorgunluğuma katmadan yapana kadar Bayır'ın o kanlı yüzüne bakmadım. Bıçağı yerden sürünerek alıp sikini parçalayana kadar duran göz yaşlarımın yerini alan çığlıklarımla sapladım.
Çetele beşledi, sıra yeni bir sütundaydı yine de bu sefer tenime kazımak istedim. O çizgiyi bir deftere ya da takvime atmak bana yetmeyecekti. Ölmek istiyorum baba.
**
sevgilimse her yerinde zemheri bir aşk