Elimde bir ilmek,
İstiyorum ölmek.
Rüyada sen görmek,
İşte bu dirilmek...
Not today Justin
h
Monterey Bay Aquarium
Mike Driver
$LAYYYTER
almost home
KIROKAZE
occasionally subtle

#extradirty
he wasn't even looking at me and he found me

Origami Around
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH

@theartofmadeline
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
ojovivo
Jules of Nature
Misplaced Lens Cap
Peter Solarz
we're not kids anymore.
No title available
seen from United States

seen from Malaysia
seen from Vietnam

seen from Türkiye

seen from Malaysia

seen from Malaysia
seen from Tunisia

seen from United States
seen from Russia
seen from Germany
seen from Tunisia

seen from France
seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from United States
@turuncuayna
Elimde bir ilmek,
İstiyorum ölmek.
Rüyada sen görmek,
İşte bu dirilmek...
Gece geldi ve hepiniz sustunuz. Saatler başladı konuşmaya, tik taklarıyla…
Suratın yankılanır, saatler eşlik eder ritme. Numaralar sıralanır, yüzerim gölgelerde. Piyanonun tuşları boğuk, titrerim melodilerle. Sesin gelir uzaktan, yaşarım yine cennette.
Koca el gelir, alır seni adaletsizce göğe. Ben kalırım burada, yalnızlık ürer içimde. Kasvet kaplanır, toz pembe hayallerde. Sustu sanarım, gözyaşları nehirlerinde.
Melodiler akar, o mavi derinliklerde. Kızıllar doğar, bembeyaz teninde. Sonra ikisi birbirine karışır gözlerimde, Sen olursun bir tek benim zihnimde.
Boşlukta sallanır bedenim, Depremle titrer yüreğim. On yedisinde geldin sevgilim, On yedisinde gitmemeliydin…
Kurtar Beni!..
Sonra sıkılgan ruhlar neden atlıyor diyorsunuz bedenden. O kadar çok kötülük var ki, o kadar çekememezlik, kıskançlık, kin, nefret...
Hayatı sana verenin neden verdiğini sorgulamak yerine, anlamsız şeylere olan kıskançlığınla içinde bulunduğun, bu boktan düzenli, boktan yeri, daha da boktan hale getiriyor ve her yeni gün daha da katlanılamaz kılıyorsun!..
Güneş yakarken bedenini, sanmaz mısın ki yakmasın kin ve nefret ruhunu? Eritmez mi kıskançlık güzelliğini?..
Sen uyurken birileri daha atlıyor bedeninden, başka dünyalara. Onlara deli dediniz, şizofren dediniz, sırf sizden değil diye bir sürü yafta yapıştırdınız, sizin gibi olmadıkları, olamadıkları için ittiniz bir kenara...
Sonra gelmiş burada ahkâm kesiyorsun, onlar da ayak uydursalarmış düzene diye. Peki kimin düzeni? Sorarım sana kimin bu boktan düzen? Kim kurdu bunu? Kim buna inandı? Kim böyle olmasını istedi? Sen yeni aldığın ya da almanın hayalini kurduğun kapitalist düzenin sana dayattığı şeylerin peşinden giderken, onlar bir birey olmanın dayanılmaz ağırlığıyla saptılar yollarından, çünkü dayatılanlardan olmak istemiyorlardı!..
Masanın etrafında toplanıp, kimin en son kalacağını bekleyen yukarıdakiler gibi açsınız her şeye, hiç doymuyorsunuz. Kininiz ve nefretiniz kör etmiş gözlerinizi! Size dayatılan her şeyi kabul ediyorsunuz. Din diyorlar, güç diyorlar, ağzınızı açmış bekliyorsunuz, çünkü yemeği hazır yemeye alıştırıyorlar. Algını kapalı tuttukça yemeğin hep hazır. Merhaba Pavlov'un köpekleri!..
Bataklığa çekemeyeceksiniz bizleri! Bizler sizin gibi olmayacağız! Kabul etmeyeceğiz bu saçma düşünceleri! Varlığımı da sorgulayacağım, var oluşumu da, seni de, sülaleni de, kendimi de, kendiliğimi de...
Ruhundaki nefret, yüzüne yansımış olan sarı turpları kontrol edenler, uzunları da kontrol eder, hepsini bir amaç doğrultusunda birleştirir. Sana seçim şansı verdiğini söyler ama sen sadece sana dayatılanlardan birini seçersin, temelinde hepsi aynı amaca hizmet eder. YALAN!..
Gece gelir terörünü koynuna almış bir şekilde, vahşet saçar her yeni uyanmış bireye. Dehşete düşer gecenin aydınlığında zihni tutulan bedenler ve bırakırlar kendilerini göğe...
Ruhunun bedeninle sevişmesine izin vermezsen, tasan, derdin az, uyanışın daha kolay olur. Aç ruhunu, gör sesleri, duy yüzleri, dokun sözlere...
Kutsal evlerinizden yankılanıyor belli zaman aralıklarında değişik sesler. Dinliyorsunuz, ona göre hareket ediyorsunuz, aslında size söylenileni es geçiyor, kafanıza göre yorumlayıp ona göre hareket ediyorsunuz! Söylenen basit halbuki; iyi insan olun! Kininizi, nefretinizi, kıskançlığınızı bir kenara bırakın, açın kendinizi diğerlerine. Her düşünceye saygı duyun, kabul etmeseniz bile...
Şeytan dediğiniz siz ve sizi yönetenlerdir. Önce yönetilmeyi bir kenara bırakmalı, kendi hür iradenle, bireyselliğinin farkına varmalısın. Başkalarının ne dediği ile hareket etmek yerine, kendi düşüncelerin doğrultusunda ilerleme kaydetmelisin...
Kurtar beni! Kurtar beni! Nefesim kesiliyor, kurtar beni! Ölümüm yaklaşıyor, kurtar beni! Hep kaybettim, parçalarım dağıldı sokaklara, neye elimi atsam kuruttum, sararttım. Tutar mısın elimi? Sen de kurumaya, sararmaya, toz olup yok olmaya razı mısın? Kurtar beni bu cehennemden, aynanın içinde kaldım, çıkamıyorum!..
"Çocuklarınıza örnek olarak gösterebileceğiniz tam bir başarısızlık abidesiyim. Neye elimi atsam kuruttum, sararttım, bitirdim. Hiç bir işte başarılı olamadım, belki de olmak için çaba göstermedim. Kendi ideallerim ve bildiklerim doğrultusunda hareket ettim ve elime geçen hep sıfır oldu. Yokluk varken, varlık yok oldu. Sorguladım çok fazla şeyi; sebepleri, sonuçları, davranışları, kişileri, olayları, olguları. Sürekli düşündüm ve belki de hiçbir şey yapmadım. Zaman zaman yapmak istediğimi sandım ama hareket edecek mecalim kalmadı. O kadar kaybettim ki...
İstemeyi istemek de güzeldi. Şimdi sizin istediğiniz o standart hayatı yaşıyorum. Sabah kalkıyorum, işe gidiyorum, çalışıyorum, işim bitiyor eve dönüyorum, biraz oyalanıyorum sonra yatağa yatıp uyumayı bekliyorum, biraz sosyal medya oyalanmaları ve uyku. Standart olarak istediğiniz hayatın diğer gerekliliklerini de yerine getireceğim yavaş yavaş; evlilik, çocuk. Nasıl olsa bana ihtiyaç yok, farklı olmanın bir faydası da yok...
Yolun yarısında algılamasaydım şunu, daha bilinçsiz ve mutlu olabilirdim belki...
Klarnet üflüyor, melodiler içime içime işliyor, gözlerim doluyor, yitirdiklerim aklıma geliyor, hiç sahip olamadıklarım, olamayacaklarım. Aidiyetsizliğim aklıma geliyor, gençliğim, ideallerim...
Huzursuz ortamlarda huzuru aramak gibi hayat. Varlığını sorguladığın bir döngüler temaşası. Bir şekilde izlettiriyor kendini. Bazen susarak, bazen gülerek ama çoğunlukla mutsuzlukla. Zaten varlığın doğal sonucu olan mutsuzluk her yerde, geçici mutluluklar ile bunu unutmaya çalışıyor yalnızca insan...
Evet şimdi çocuklarınıza beni örnek gösterebilirsiniz, bak sen de onun gibi olmak istemiyorsan en başından bizim kurallarımız çerçevesinde yaşa, dik başlı olma, bizim belirlediğimiz ve sana dayattığımız ideallerin peşinden git, sorgulama, kabul et, düzene ayak uydur, siyahların içindeki beyaz olma...
Zeka, var olan aklını en doğru şekilde kullanabilmek. Siz yıllarca beni zeki sandınız ama ben aptalım. Bir potansiyelim de yok, var olan aklımı kullanacak mecalim de. Benim olup olabileceğim en fazla bu. Bu kadarım ben. Şimdi safi mutsuzluk ile yaşamaya alışıp, ait olmadığım rollere girerek sizin istediklerinizi yapacağım, en başından yapmam gerektiği gibi..."
Demişti bundan yıllar önce, karlı bir İstanbul akşamında, siyah gökkuşağının dibinde derince nefes alarak. Sonrasında zaten kendisinden bir daha haber alamadım. Belki kaybolmuştu, kayıp ruhlara bir yenisi daha eklenmişti, belki de hiç olmamıştı...
Işık...
Sarhoştu. Sağına baktı, soluna baktı sonunda ayağa kalktı ve tüm evi aramaya başladı. Aklını geride bırakmış gibi evin altını üstüne getiriyordu aradığını bulabilmek adına. Banyoya doğru yöneldi, o sırada gözüne ilişti o keskin tıraş bıçağı. Durdu bir an ve düşündü, ip yoksa bu da iş görürdü...
Bıçağı eline aldı, gülümsüyordu. Ne kızgındı, ne de üzgün. Belki ilk defa bir şey başarabilecek olmaya bu kadar yakın olmanın verdiği mutluluk, belki de aklını tamamen yitirmesine ramak kala ki boşluktandı. O an aklına geldi, bir mesaj yazmalıydı geride bıraktıklarına. O çok sevdiği kedisini bırakabilmeliydi birine. Bir an durdu, sonra kendi toparladı ve ilk kesiği attı. Kahkaha atıyordu, canı yanmamıştı, bilakis keyif alıyordu. İkincisi için heves ediyordu adeta. İkinci kesik ve hemen ardından üçüncü kesik. Yaşlar süzülüyordu gözlerinden, bileğindeki kanla karışıp küvete doğru akıyordu. Belki yitirdiği aklına, belki de uyum sağlayamadığı bu topluma ağlıyordu. Yavaş yavaş her şey daha parlak olmaya başlamıştı, banyonun ışığı iyice gözünü alıyordu. Hareket etmek istedi ama pek de mecali yoktu, nefes alışverişleri gittikçe yavaşlıyordu. Önce boğuluyor hissi, sonra gülümsemeye çalışması, eline bakması ve gözlerinin kararması...
Birden gözlerini açtı, ne olduğunu anlamlandırmaya çalıştı bir kaç saniye. Yatağındaydı, güneş vuruyordu yüzüne. Sonra ağlamaya başladı yanıbaşında duran kedisini görünce. "Rüyamda bile beceremiyorum!" diye söylendi kendi kendine ve çok sevdiği kedisine sarıldı sıkıca...
Sonra sustu ve gitti. Geceyi koynuna aldı ve arkasına bile bakmadan gitti. Ardında pembe toz bulutları bıraktı ve gitti. Çam ağaçlarının gölgesine aldanmadan yürüdü ve gitti. Son kez sarılamadan gitti. Son kez öpemeden gitti. Ardından haykırışlarımı duymadan gitti. Ben dedim git diye ve gitti...
Çay...
"Tek istediğim beni biraz dinlemeniz. Gerçekten dinleyip, anlamanız. Başka hiçbir şey istemiyorum sizden. O kadar yalansınız ki ve bir o kadar da iki yüzlü. Ama size kızmıyorum, içinde bulunduğunuz şartlar sizi bu yöne doğru sürüklüyor hep. Ancak, 'siz' olmak istemiyorsunuz bu da bir gerçek. Size verilen çeşitli rolleri oynayan oyuncularsınız hepiniz. Size bir şeyi söylediğimde, o inanın ki çokça düşünülmüş ve nihaî karara bağlanarak ağızdan dökülmüş cümleler topluluğudur. Siz onu dinliyormuş gibi gözüküp de sonra konusu açıldığında sanki ilk kez duyuyormuş gibi yaptığınızda kayboluyorsunuz birer birer hayatımdan. Değeriniz gün geçtikçe düşüyor. Oysa ki sizin söylediklerinizi ben dinliyor ve anlamaya çalışıp, sorunlarınıza çözümler üretmeye çalışıyorum saatlerce. Siz yanımda yokken bile. Evet, siz yanımda yokken bile. Saatlerce kafa patlatıyorum bana ait olmayan sorunlara çözüm bulabilmek için. Büyük salaklık, değil mi? Sizden böyle olmanızı isteyemem, buna hakkım yok. Tek isteyebileceğim gerçekten dinlemeniz. Çok yakında gideceğim buralardan, bu kanamalar pek hayra alamet değil. Belki kırmızıyı bulurum, sarıların içinde ve turuncu olarak devam ederim hayatıma. Neyse biraz oyun oynayayım..." yazmıştı turuncu kaplı not defterine, pencereden bakıp dışarıdaki renkleri anlamaya çalışırken. Sonra birden ocaktan gelen ses ile irkildi ve o tarafa yönelerek kendine çay koymaya gitti. Bisküvi var mıydı? Bisküvi ile iyi olurdu çay...
Işığı biraz kısabilir miyiz?..
Sonra dedi ki; "Penguenler sevselerdi yeldeğirmenlerinin meskeni olan memleketlerde yetişen o çiçekleri, hiç umursamazlardı geceleri kaybolan silüetleri. Rengini şeftaliden almış o rüyaları mırıldanmazlardı belki de, portakalın turuncu büyüsü altında. Hatırla, hatırla, hatırla! Onu gördüğün o anın tınısını hatırla. Nasıl da kulakların yerinden fırlayacakmış gibiydi gözlerin duyarken. Kırık dökük yüreğinin ritimsiz atışlarını hatırla. Diş fırçasını hatırla, denizi hatırla, kızıl güneşi hatırla. Kokuyu hatırla. Korkuyu hatırla. Tekrar hisset, tekrar duy, tekrar kokla. Vazgeçme. Ne saçmalıyorum ben yine? Ahhh bu ışık ziyadesiyle gözümü alıyor sevgili matmazel. Biraz kısabilir misiniz? Hayır mı? Yine de teşekkür ederim, dinleme nezaketi gösterdiğiniz için. Size beyaz güller gönderdiğimi hayal edin, zira burada ellerim bu yatağa bağlıyken bunu yapabilmem pek mümkün gözükmemekte. Şimdi izninizle biraz uyumak istiyorum. Sadece biraz uyumak ve hiçbir şey düşünmemek. Kendinize iyi davranın, çünkü en değerliniz sizsiniz matmazel, en değerliniz sizsiniz..."
Onlar da çürüdüler...
Uzaktaki evden yansıyan ufacık ışığa doğru ilerledi güpegündüz olan zifirî karanlıkta. Kafasının içinde yankılanan sesler hep aynı şeyi söylüyordu; "Sen bir yalancısın! Bir yalanı yaşatıyorsun..." Önce birer fısıltı şekinde başlamışken, şimdi avaz avaz bağrıyorlar beyninin içinde...
Bugün ekranın ışığı neden bu kadar parlak?..
Parmaklarımın tuşlara dokunmasını neden hissedemiyorum?..
Dişlerini güzelce fırçalamasın. Günde iki kere düzenli fırçalarsan çürümezler. Aslında onlar da ölmeye mahkum değil miydiler? Onlar da çürüdüler tıpkı sonbaharda dökülen yapraklar gibi. Önce sarardılar sonra yokluğun rengi siyaha döndüler. Sen de gittin tıpkı dişlerim gibi. Giderken de çok büyük acı verdin. Oydun, oydun oydun ve sonunda kocaman bir boşluk bıraktın...
Odam niye bu kadar tozlu? Hatıraların gölgesi altında kaldığı için mi?..
Nefes aldıkça ak ile karayı karıştıran ciğerlerim acıyor...
Belki de hiç olmamalıydım, belki de hiç olmamalıydın. Belki de hiç olmadım, belki de hiç olmadın. İllüzyon, illüzyon, illüzyon. Kocaman ve sınırları belli olmayan bir illüzyon...
Eğer erken yatarsan, uykunu düzenli almış olur ve daha dinç kalkarsın sabahları. Daha dinç kalkmak isteyen kim? Sorarım sana; kalkmak isteyen kim, uyumak isteyen kim? Ben uyusaydım da o uyanık kalsaydı? Turuncu ona daha çok yakışsaydı? Melodileri o çınlatsaydı? O sussaydı, o bağırsaydı suskunluğun fırtınalarında?..
Çay koydum, içer misin? Yok, çarpıntı yapıyor. Bu saatte içersem uyuyamam. Uyumam lazım. Böcekler bütün odayı kaplamadan uyumam lazım. Biliyor musun insan haricindeki tüm şeylerde siyah rengi seviyorum. Siyah bir at, panter, karga vesaire, vesaire. Karanlık da beni seviyor mudur?..
İyi değilim dostum, iyi değilim. Çok sıkıldım ve iyi değilim. Gidelim mi birlikte, bizi kimsenin bulamayacağı, uçsuz bucaksız nehirlerin aktığı ufuk çizgisine? Yine sabaha doğru ilerlerken, yelkovanı, tavşanı yakalamaya çalışan kaplumbağa gibi kovalayan akrep, kulaklarım uğuldamaya başladı. Yüzün düştü. Kâbus gibi bir düştü...
Güneşin batışı doğuşundan farksız, uyuyup uyanmak zararsız. Ruhum, ruhuna köle, belki de biraz arsız...
Gerizekalı...
Zaman...
Belki de zaman en büyük katiliydi, duyguların, düşüncelerin, insanlığın...
Seni artık eskisi kadar özlemiyorum, özleyemiyorum. Günün çoğunda düşünmüyorum seni, hatta haftalarca aklıma gelmediğin zamanlar oluyor artık. Bakışlarının neye benzediğini sadece kafamda canlandırdığım şekli ile hatırlamaya çalışıyorum. Saçlarını, gözlerini, burnunu ah o öpülesi kadife burnunu öptüğümdeki hissi hatırlayamıyorum. Ellerini hatırlayamıyorum, ne kadar sıcaklardı anımsayamıyorum. Kızıl gökyüzünün altındaki mavi okyanuslarında kaybolduğum zamanları hatırlayamıyorum. Pembe dudaklarının çilek tadını hatırlayamıyorum. "Beni bırakma!" deyişini hatırlayamıyorum. Her yağmur yağdığında gözyaşlarının o tuzlu tadı hiç aklıma gelmiyor ve yağmur damlalarını dilimle yakalamaya çalıştığımda o tadı alamıyorum. Güneşi batarken gördüğümde zihnimde sen canlanmıyorsun. Senelerce önce bugün çekip gittiğinde yarım bıraktığın ve hiçbir zaman tamamlanamayacak onlarca şeyi hatırlayamıyorum Seni unutmayı hatırlayamıyorum...
Ve belki de zaman en büyük katiliydi zihnin...
Gökkuşağı yaran kılıç...
Kılıcını kınından çıkardığı anda gökkuşağı yarıldı ve yeryüzüne düştü iki parça halinde. Sağ tarafında yalnızlık, sol tarafında acı vardı. Karşısındaki, kelimelerini unutmuş, korkmuş ve elindeki nalları düşürmüş, ona bakıyordu aciz bir şekilde. "Nasıl olmuştu da gökkuşağını ikiye bölebilmişti?" diye düşünürken, birazdan o kılıcın boynuna geleceğini ve kafası ile gövdesi arasında bir boşluk oluşturacağını bilmiyordu...
Öyle bir boşluk ki, içinde tüm yaşanmışlıklar ve yaşanılacak olanlara lanetler içeren... Öyle bir boşluk ki, tam ayağa kalkıyorum artık derken, yeniden tökezlemeler... Öyle bir boşluk ki, tüm güzelliklerin birer illüzyon olduğunun farkına varılmasını içeren... Öyle bir boşluk ki, içinde anlamsızlıklar ile karmaşanın tek kale maç yaptığı ve kaleyi korumaya çalışanın ruhu olduğu...
Belki aklını yitiriyordu kutsal turuncu ağaçtan topladığı turuncu vişneleri yediği için. Belki de hayat böyleydi, kabullenmeliydi o boşluğu. Son kez gülümsemeye çalışmıştı her şeye inat ancak yüz kasları o kadar gerilmişti ki onu bile başarmasına izin vermediler. O da boşluğun bir parçası olarak kayboldu, yüzünde oluşturmaya çalıştığı yalan gülümsemesi ile...
Rüzgar...
Rüzgar esti güneyden kuzeye. Çocuklar sustu, büyükler ağladı. Çocuklar ağladı, büyükler sustu. Kimse kimseyi dinlemedi. Varlıkları yokluklarına eş bir kaç kişi aradı. Yıldızlar düştü gökyüzünden dünyaya, belki umut getirebilirlerdi yaşadığımız coğrafyaya. Güneş söndü, ay döndü, dünya süstü, galaksi sustu. Kara delik oluştu, her şeyi içine çekti. Her şey burada bitti. Ya sen? Ya sen hiç baktın mı gökyüzüne geceleri? Yıldızları gördün mü? Kaybettiklerinin silüetleri yansıdı mı suratına? Gülümsedin mi istemsizce? Unuttun mu bir an için her şeyi? İçinden koptu mu bir şeyler? Rüzgarlar oluşturdun mu, güneyden kuzeye, doğudan batıya? Kalbin ıslandı mı hiç göz yaşlarıyla? Soğuktu. Çok soğuk! O dudaklar senin olamazdı. Sen gidemezdin. Gitmemeliydin! Elini ısıtırdım kış günlerinde. Sarılırdım sıkıca bırakmayacakmış gibi. Hiç gitmeyecek, hiç bitmeyecekmiş gibi. Sonra bir rüzgar esti yönünü anlayamadığımız, gök yarıldı ve o koca el seni aldı. Sadece bakabildim. Aciz bedenim karşı gelemedi. Toz bulutları arasından cansız bedenin çıktı. Silüetin yükseldi yıldızlara. Galaksi durdu. Ben sustum. Ben sustum. Ben sustum. Sen gittin, ben sustum. Melodiler konuşsun istedim benim yerime. Melodiler yükselsin istedim göğe, senin yerine...
Şimdi yine yazmak istedim senin için, bizim için ama en çok da kendim için. Fakat kelimeler dökülemedi parmaklarımdan yüreğimden döküldüğü kadar. Nefretim her geçen yıl daha da artıyor. Engel olamıyorum artık kendime! Neden! Neden sen? Neden biz! Derin bir sessizlik var, içinde çığlıkların kol gezdiği. Sana çok benziyor. Ya da ben sana benzemesini istiyorum, bilemiyorum. Seni çok özledim. Çok özledim be her şeyim. Çok özledim be hayatımın anlamı. Seninle gülmeyi özledim, gerçek anlamda gülebilmeyi. Elini tutmayı, gözlerinin içinde kaybolmayı, sana dokunabilmeyi. Biliyorum hep yanımdasın ama sana dokunamadıktan, göremedikten sonra bunun da anlamı kalamıyor ki. 14 yıl geçti üzerimizden. Sen gideli tam 14 yıl oldu. Çocuktum daha ben sen gittiğinde. Hâlâ büyüdüğüm söylenemez ya, öyle işte. Kaldım 17 yaşımda, 17 ağustosta. İleri gidemiyorum, önümü göremiyorum sensizlikte. Sensizlik karanlık, sendin ışığım. Neden devam ediyorum bilmiyorum. Belki kardeşim için. Belki de sadece kendi acizliğimden dolayı, kendi hayatımı sonlandıramadığım için...
Karanlık...
Karanlıklardan gelendi o, karanlıktan korkmasına rağmen. Çünkü karanlıktı ona kendini hatırlatan...
Korkardı kendinden ve yapabileceklerinden. Bundan sebep sürekli gün ışığına çıkma çabasındaydı. Lakin her çıktığında da yine onu karanlıklara sürükleyen olgular, olaylar, hayatlar, sorular, cevaplar, anlamsızlıklar ve hiçlik vardı. Bu duyguların arasında boğulmadan yüzmeye çalışıyordu evrenin karanlık denizinin derinliklerinde...
Ses, koku yoktu, dokunabilecek herhangi bir şey de, içeride bulunandan başka. Mutlak karanlık vardı ve oraya girdiğinde yalnızca kendisiyleydi. Yalnızca kendini duyuyor, yalnızca kendi bedeninin yaydığı kokuları hissediyor ve yalnızca kendi aciz bedenine dokunabiliyordu...
Kırmızıyı severdi. Kırmızı, ona güneşin yerküre üzerine doğuşu esnasında oluşturduğu renk cümbüşünü anımsatırdı. Karanlıktan kurtulduğu, umut ile dolduğu, yeni başlangıçların olduğu anları. Güneşin yükselmesi ve artık yerküreyi kavurmaya başlaması ile de sarıyı sevdiğini hatırlardı. Güneş içinde bulunduğu boyutu kavururken, sarısı içini ısıtırdı çünkü. Denize bakardı her seferinde, kırmızı ve sarının tonlarında turunculaşmış olan ufuk çizgisinin beri tarafında kalan o masmavi denize. Maviyi de severdi bu sebeple. Kızıl gökyüzünün altındaki mavilikte kaybolurdu hep...
Sonra o kızılı ve maviyi alırlardı elinden her seferinde ve yine karanlığa mahkûm olurdu. Son kez iyi geceler diyemeden, son kez sesini duyamadan, simâsını göremeden...
O karanlıktan gelendi ve karanlığın içinde kalmaya mahkûmdu, karanlıktan korkmasına rağmen. Çünkü karanlıktı ona geçmişini hatırlatan...
****Büyülü Ruhlar****
Uyandı aniden, alarmının çalmasına daha 5 dakika olmasına rağmen. Yatağında doğruldu ve çıplak ayaklarıyla yerin soğukluğunu hissetmek için yere dokundu. O soğuklukla kendine geldi ve yataktan kalkarak kulaklarında mp3 oynatıcısının gece boyunca çalmaya ara vermediği parça eşliğinde banyoya doğru yola koyuldu. Elini yüzünü yıkadıktan sonra bu sabahın daha farklı olacağını hissediyordu. Gitti ve tek göz odalı evinin penceresini açarak karşısında her zaman gördüğü beton yığını yerine yem yeşil bir alan hayal etti ve derin bir nefes çekerek içeri doğru geçip üzerini değiştirmeye başladı. Acelesi olmamasına rağmen acele ediyordu ve bunun nedenini bilmiyordu. Aslında biliyordu da kendine itiraf etmekten çekiniyordu. Her gün aynı otobüs durağında karşılaştığı ve aynı otobüse binip iş yerine varana kadar onunla seyahat ettiği o kızı tekrar görmek ve artık bu sefer ona açılmak için yanıp tutuşuyordu...
Acele hareketlerle evden çıktıktan sonra tam kapıyı kapatırken aklına geldi ve içeri girerek kulaklık çoğaltıcısını da yanına aldı. Bu sefer ona açılacaktı, başka yolu yoktu. Sonra otobüs durağına doğru hızlı adımlarla ilerledi ve durağa gelerek beklemeye başladı. Aslında hava griydi her zaman olduğu gibi fakat o farklı görüyordu bugün her şeyi. Durağa normalden erken geldiği için beklemesi de fazla sürdü. Hatta hep bindiği otobüsten bir önceki otobüse bile binebilirdi. Ancak tabii ki amacı doğrultusunda bunu yapmadı. Bir süre sonra diğer otobüsün gelmesine yakın beklediği kişi geldi ve yine her zamanki gibi gözlerini ondan alamadı. Bakmamak için çok zorluyordu kendisini ancak bir türlü başarılı olamıyordu. İstemsizce gözleri hep o tarafa doğru kayıyordu. Bir şeyler söylemek istiyordu ancak kulağındaki melodilerin de etkisiyle ağzını açamıyordu bir türlü. Otobüs de gelmişti zaten, öncelikle onun binmesini bekledi ve yanına kimse oturmasın diye içten içe yalvardı inanmak istediği yaratıcısına. Beklediği olmuştu, kimse oturmamıştı yanına ve o hızla onun yanına doğru hareket edip oturmak için izin istedi. Kaç kişi bir otobüste birinin yanına oturmak için izin isterdi ki? Yaptığının çok saçma olduğunun farkına geç de olsa vardı, karşısındaki de zaten cevap verme gereği duymadan bir baş hareketiyle onaylamıştı bu isteği. Heyecan içinde oturduktan sonra hâlâ aynı şarkıyı dinlemeye devam ediyor bir yandan da kalp atımları gittikçe hızlanıyordu. Sonra aklına kulaklık çoğaltıcısı geldi ve cebinden kulaklık ile kulaklık çoğaltıcısını çıkardı ve mp3 oynatıcısına taktıktan sonra yanındakine doğru uzattı, şaşkın ve bir o kadar da tedirgin bir bakış ile. Karşısındakinde de aynı tedirgin ve şaşkın bakışlar vardı. Hiç bir şey söyleyemedi ikisi de. Yanındaki kulaklığı alıp kulağına götürdüğünde, ağzından yarım yamalak en sevdiği parça olduğu cümlesi dökülmüştü. Sonra birlikte dinlemeye başladılar o muhteşem melodileri. İlk dinleme bittikten sonra kız ürkek ve hayran bir şekilde parçanın ismini ve kime ait olduğunu sordu. Cosmic Gate ve Aruna'nın Under Your Spell isimli parçası olduğunu söyledi ve ikinci kez dinlemeye devam ettiler. Yol boyunca ikisi de bu konuşma haricinde tek kelime etmediler. Ancak her seferinde birbirlerinin gözlerine o kadar derin ve hayran bakmaya başlamışlardı ki, görenler onları çok aşık iki sevgili sanabilirlerdi...
İnmesi gereken durağa gelmişti ancak anın büyüsünü bozamazdı, hem onun hangi durakta indiğini görmek hem de ne iş yaptığını öğrenmek adına onunla birlikte yolculuğa devam etti. Ancak parça tekrar ettikçe birbirlerinin gözlerinden alamaz oldular kendilerini ve son durağa geldiklerini fark etmediler. Kendilerine otobüs şoförünün sert bakışlarıyla ve dürtmesiyle geldiler. Otobüsün durmuş olduğunu bile fark edememişlerdi. Bir an toparlandılar ve otobüsten inmek için hamle yaptılar ama hâlâ ikisinin de kulaklarında aynı melodiler çalıyordu. Bir an için yine göz göze geldiler ve istemsizce elleri birbirlerinin ellerine gitti önce. Sonra diğer elleri birbirlerinin yüzünde ve dudaklarında dolaşmaya başladı. İkisi de sanki ilk kez insan görüyor gibiydi. Adeta büyülenmişlerdi. Sonra bir an sessizlik oldu sanki o an hayat durdu, herkes yok oldu ve bu dünyada yalnızca ikisi kaldı. Ve yine istemsizce dudakları dudaklarına doğru sürüklendi birbirlerinin. Birbirini çok özlemiş iki insan gibiydi o dudaklar. Birleşmek için birbirlerine çok yaklaştılar öyle ki nefesleri birbirine karışıyordu. Sonra o muhteşem kavuşma anı yaşandı. Biraz çekingen, biraz ürkek kavuşma anından sonra sanki yıllardır sevgililermiş gibi öpüşmeye başladılar. Öyle ki nefes almayı unutmuşlardı. Sanki ikisi tek bir vücut olmuştu. Bu durumun farkına vardıklarında yaklaşık yarım saat geçmişti. İkisi de işe geç kaldıklarını fark etmişlerdi ama ne kulaklarındaki kulaklıklardan kurtulabiliyorlardı ne de birbirlerinden ayrılabiliyorlardı. Geldikleri otobüse binmeleri gerektiğinin farkındaydı ikisi de, zor da olsa birbirlerinin dudaklarından ayrıldılar ve indikleri gibi otobüse bindiler, iş yerlerine gitmek amacıyla. Sonuçta bir yalan uydurabilirlerdi, uyuya kalınmış gibi. Otobüs hareket ettiği anda yine dayanamadılar ve önce eller birleşti sonra dudaklar, otobüs içindekilerin şaşkın bakışları altında. Aynı melodiler sürekli dönerken yine inecekleri durakları kaçırdılar ve ilk bindikleri durağa geldiler. Yine birbirlerine baktılar ve hiç konuşmadan evine doğru yol aldılar. Yağmur yağıyordu ama onlar buna aldırış etmiyordu. Islanmışlardı fazlasıyla ama umurlarında değildi. Melodiler ve o melodileri daha anlamlı kılan birisi vardı çünkü karşılarında. Eve geldiklerinde soyunmaya başladılar ve o kulaklıklar hiç çıkmadan ani bir hareketle yatağa doğru geçtiler. Birbirlerini özlemiş çiftler gibi delice seviştiler o melodilerin eşliğinde...
Mp3 oynatıcının şarjının bitmesi ile birden uyandılar. Kendilerine geldiklerinde akşam olmuştu. İkisi de işe gitmemiş, gitmeyi bırakın haber dahi vermemişlerdi. Birbirlerine baktılar utangaç ama bir o kadar da sevgi ve aşk dolu gözlerle. Çok ilginç bir şey yaşamışlardı ve bu ikisi için de ilkti. Toparlandılar ve kapıya doğru yöneldiler. Vedalaşırken o tınılar dolanıyordu ikisinin de kafasında. Ve o tınılar yine bir öpücüğe neden olmuştu. O öpücükle ayrıldılar birbirlerinden, yarın görüşmeye gözleriyle sözleşerek...
Sonrasında her gün birbirlerini görmeye ve çok daha fazla vakit geçirmeye başladılar. Çoğu zaman konuşmuyor, sadece gözleriyle anlaşıyorlardı. Her gün aynı otobüse birlikte binmenin yanı sıra, öğle aralarında, akşam iş dönüşlerinde, hafta sonlarında sürekli buluşuyorlar ve birbirlerini görmedikleri her saniye birbirlerini özlüyorlardı. Fakat ters giden bir şeyler vardı. Bu buluşmalar sırasında, ara sıra o muhteşem güzelliğin burnundan kan geliyordu ve miktarı da zaman geçtikçe artıyordu. Bunun sebebini sürekli öğrenmek gerektiğini söylese de, kız bir türlü yanaşmıyor ve doktora gitmeden geçeceğini söylüyordu. Alerji olduğunu falan belirtip, canını sıkmaması gerektiğini öğütlerken, bir yandan da onu asla bırakmayacağı yeminlerini ediyor ve bunu o muhteşem gözleriyle onaylıyordu. Her şey olması gerektiğinden çok daha iyiydi, hayatlarında hiç bu kadar mutlu olmamışlardı ikisi de...
Günler günleri, aylar ayları kovaladı. Daha sıkı sıkıya bağlanıyorlardı geçen her yeni saniyede. Bu kadar mükemmellik endişe ettiriyordu bazen onu. Düşüncelere dalıyordu ara ara, "ya benden sıkılırsa?" diye. Sonrasında bunun olmaması için yalvarıyordu inanması için dayatılan ve onların arasından kendi seçtiği yaratanına. Ondan ayrı olma fikri içini kemirip duruyordu...
Bir sabah yine her zamanki gibi kalkıp otobüs durağına gittiğinde onu göremedi. Bekledi... Bekledi... Bekledi. Ne gelen vardı ne giden. Otobüsleri de tek tek geçip gitmişti. İşe yine gidememişti. Bir şeyler olduğunu sezinliyordu. Sonrasında telefonu eline aldı ve kalbi yerinden çıkarcasına atarken numaraları tuşladı. Karşısına o muhteşem sesiyle çıkıvermişti. Biraz sitemkâr nerede olduğunu sormak istedi. Ancak laflar tek tek ağzına tıkanmaya başlamıştı. Karşısındaki büyük bir hırs ile saydırıyordu laflarını. Her şeyin bittiğini, artık ona karşı bir şey hissetmediğini ve bu ilişkinin yok olduğunu söylüyordu. Bunu söylerken de çok ciddi görünüyordu, ancak laflarını bitiremeden telefondaki ses kesildi. Tüm bağırışlarına, haykırışlarına cevap gelmedi. Son duyduğu şey bir düşme sesiydi. Koşarak onun evine doğru yol almaya başladı. Zaman geçmek bilmiyor, sanki koşuşu bir kaplumbağanın yavaş adımları gibi geliyor, olduğu yerde sayıyormuş gibi hissediyordu. Gözlerinden yaşlar boşalmış ve yağan yağmura karışmıştı. İçten içe yalvarıyordu, ona bir şey olmaması için. Kendisine ne olursa olsun ama ona bir şey olmasın. Tek istediği buydu artık. Ev, görüş alanına girdiğinde göz yaşlarından yolu göremez olmuş ve yalpalamaya başlamıştı. Kapıya geldiğinde zili çalarken bir yandan da kapıyı yumrukluyordu. Ancak içeriden ne bir cevap ne de bir ses geliyordu. Komşular da camlara kapılara çıkıp ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı, kimin böyle acı acı haykırdığını, komşularının kapılarını yumrukladığını merak ederek. Kapının açılmayacağını anladığında gerilerek kapıyı kırmış ve içeri girmişti. Gördüğü manzara ise kesinlikle görmek isteyeceği şey değildi. O, yerde kanlar içinde yatıyordu. Yanında bir sürü hastane kağıdı, röntgen, tomografi filmleri. Burun kanaması o kadar şiddetli olmuştu ki, her yer kan içindeydi. Yanına doğru koşarak gitti ve sarılarak onu bırakmaması gerektiğini haykırdı. Bunun için söz vermiş olduğunu hatırlatmaya çalıştı ona! Ancak karşısındaki onu artık duyamazdı. Duysa bile cevap veremezdi, en azından içinde bulundukları boyutta! Sonra nabzına bakmak istedi ve atmadığını fark etti. Ambulansı aramalarını haykırdı herkese, suni teneffüs yapmaya başladı, kalp masajı eşliğinde. Ancak hiçbir değişim olmuyordu. O artık yoktu! Dakikalarca uğraştıktan sonra birden ayağa kalktı ve delice koşmaya başladı, etraftakilerin şaşkın ve bir o kadar da üzgün bakışları altında. Gözlerindeki yaşlardan hiçbir şey göremiyordu neredeyse, sinir ile koşuyordu sadece. Bildiği tüm küfürleri ediyordu yaratanına ve bir kez daha varlığını sorguluyordu. Koşarak yakınındaki köprüye geldi ve köprünün orta noktasına doğru koşmaya devam etti. Orta noktaya geldiğinde durdu, çevresine bakındı ve hiç düşünmeden parmaklıkların diğer tarafına, denizle göz göze gelmek için geçti. Derin bir nefes aldı ve...
Şimdi burada olmanı, sana dokunmayı, saçlarını koklamayı, dudaklarını hissetmeyi ve o muhteşem güzellikteki gözlerinde kaybolmayı isterdim... Bugün senin doğum günün ve benden çok uzaktasın. Doğum gününü baş başa kutlayamamanın vermiş olduğu acı tarif edilemez boyutta. Nasıl da birlikte idik bundan seneler önce, ne kadar da güzeldi her şey. Huzurluyduk. Şimdi?.. Düştüğümüz duruma bak. Sen yoksun artık ve ben, ve ben o yokluk hissi ile kayboldum tamamen. Duyularım da, duygularım da seninle birlikte gittiler... Hani bana; "Yaşadığımız an için zamanı durdurup, seni sonsuza kadar seviyorum!" derdin ya, ben de her seferinde sev beni, çünkü ben de seni çok seviyorum derdim. Aslında bunu derken tüm dünyamın sen olduğu gerçeğini sana bir türlü anlatamamıştım. Sonsuz evreni sonsuz kere dönecek kadar çok seviyordun ya beni, işte, ben bu dahil tüm evrenlerde, tüm boyutlarda ve var olduğu düşünülen ya da düşünülmeyen ne varsa hepsinde ve hepsinden de fazla seni seviyordum! Doğum günün kutlu olsun, mutlu olmanı diliyorum oralarda...
Sadece bir ayna...
Yıldızlı bir gece olması bekleniyordu. Büyük çınar ağacının altında oturmuş yalnızlığından arta kalanları dinliyordu. Ansızın çıkan rüzgar ile irkildi ve yukarı bakma ihtiyacı hissetti. Bulutların hızla bulunduğu noktaya doğru geldiğini gördü ve hiçbir şey yapmadan bekledi. Bir süre sonra damlalar düşmeye, düşen her damla, bir önceki damladan daha hızlı olmaya ve o düşen her damla ile göz yaşı dökmeye, kendine, boşluğuna, yalnızlığına ve yaslandığı ağacın da onu bırakabileceği fikrine ağlamaya başlamıştı. Tekrar yukarı bakmak istedi ancak yağan damlalar buna izin vermedi. Yağmur göz yaşı ile karışıp, yüzünden kalbine doğru süzülüyordu. O kalp ki, içinde tüm karanlığı barındıran, buna rağmen hâlâ bir ışık arayışı içinde olan. Sabırla bekliyordu o ışık gelene kadar... Gökyüzü çeşitli ışık oyunları yapıyordu bu gece ona. Şimşekler, yıldırımlar. Ve birden müthiş bir gürültü koptu. Gördüğü sadece büyük bir ışıktı. Öyle ki gözleri bir süre parlaklıktan başka bir şey göremedi. Kulağı çınladı ve kalp ritmleri hızlanmaya başladı. Sakinleştiğinde gördüğü yaslandığı ağacın paramparça olduğuydu. Ağaca doğru üzgün gözlerle bakarken ortasında bir parlaklık olduğunu fark etti ve o parlaklığa doğru yaklaşmaya başladı. Attığı her adımda parlaklık artıyor ve onu kendine doğru çekiyordu. En sonunda yanmış ağaçtan geriye kalan parlaklıkla burun buruna gelmişti. Sanki o hüzmelerin içinde bir şeyler vardı. Eğildi ve daha yakından bakmak istedi. Tam o anda ayağı kaydı ve parlaklığın içine düştü... Çok yüksekten aşağı düşer gibiydi. Her yer çok parlaktı ama tüm nesneler de seçilebiliyordu. Düşmeye devam ederken bulutları gördü. Renkleri olması gerektiği gibi değildi. Yeşildi bulutlar. Mavi yıldızlar gördü. Gökkuşağı olduğunu düşündüğü siyah bir kuşak vardı. İnişine devam ederken yer yüzüne baktı ve vişne akan nehirler gördü. 5 bacaklı at benzeri ama turuncu olan yaratıklar gördü. Bir rüyâda olmalıydı. Hiç uyanmak istemeyeceği kadar güzel bir rüyâda hem de. Renkler çok canlıydı, her şey çok güzel görünüyordu... Yer yüzene doğru inerken gittikçe yavaşlıyordu. Mor renkli karpuz benzeri meyvelerin asılı olduğu büyük büyük ağaçlar gördü ve onlardan birinin altında onu bekleyen alev saçlı, deniz gözlü dilberi gördü. Birden gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı. Gerçek olabilir miydi acaba? Her şey gerçek olamayacak kadar mükemmeldi çünkü. Sonra düşünmekten vazgeçti ve anın tadını yaşamak için alev saçlı, deniz gözlü dilberin yanına doğru inişine devam etti. İnanamıyordu hâlâ. Onun yanındaydı, ona bakıyor, dokunuyor, kokusunu duyumsuyordu. Gözlerinin içinde kaybolmamak için kendini zor tutuyordu... Vişne nehrinden kırmızılığını alan yanaklarına dokundu ve o pamuksu yumuşaklığı hissetti. Alev saçlarına dokundu, ipek gibiydi. Dudaklarına dokundu ve titredi; soğuklardı. Hem de kutuplardaki buz kütlelerinden de soğuk. Öpmek istedi yine de, hamle yaptı ancak alev saçlı dilber yüzünü yana çevirmişti bile gözlerinden süzülen yaşlar ile. Islak yanağına değdi dudakları ve o anda gökyüzü büyük bir gürültü ile yarıldı. Yukarıda kocaman bir el belirmişti. O el alev saçlı dilbere doğru yaklaşmaya başlamıştı büyük bir hız ile. Kendini siper etmeye çalışsa da, elin dokunuşuyla bir kenara savrulup gitmişti. Büyük el, alev saçlı dilberi aldığı gibi yukarı yanına çekmişti. Ve tüm bunlar olurken o sadece düştüğü yerden izleyebildi. Eli kolu bağlıydı ve yapabileceği hiçbir şey yoktu. Gökyüzü yarıldığı gibi büyük bir ses ile kapanırken, el, içinde alev saçlı dilber ile kayboluyordu. Tüm parlaklık siliniyor, her yer kararıyordu. Vişne nehirlerinin rengi kan kırmızısına dönüyordu. Artık o nehirlerde kan akıyordu. Ağaçtaki karpuz benzeri meyveler turuncu oluyordu. Turuncu renkteki 5 bacaklı at benzeri canlıları ise göremiyordu. Yukarı doğru kafasını kaldırdığında, turuncu kanatlarının kızıl gövdelerini kapladığını görüyordu. Renk değişimlerinden sonra her şey griye doğru dönmeye başlıyordu yavaşça. Gördüğü her şey gri renge bürünüyordu. Kabus içerisinde olduğunu düşünmeye başlamıştı. Ne zaman uyanacaktı? Amaçsızca koşmaya, grilikten uzaklaşmaya başlamıştı. Yorulana kadar koşuyor aslında belki de kendinden kaçmaya çalışıyordu. Koşusu esnasında sağına bakıyordu turuncu, soluna bakıyordu turuncu. Gördüğü ya da görmek istediği ise kızılına mavi katılmış turuncu oluyordu. Tüm bunlar olurken önündeki kocaman taş parçasını görmedi ve taklalar atarak yuvarlanmaya başladı. Yuvarlanırken bulunduğu boyut da onunla birlikte dönüyordu. Her yuvarlanışı esnasında renk değiştiriyordu her şey. Maviler, kırmızılar, siyahlar, morlar, yeşiller. En son yine gördüğü şey turuncu olmuştu. Sonrasında gözlerini istemsizce kapadı, gördüklerinin sadece bir rüyâ olmasını dileyerek. Gözlerini tekrar açmaya çalıştığında duyduğu sesler ile yüzünde küçük bir gülümseme belirdi. Yağmur yüzüne vuruyordu. Sesini duyuyordu damlaların. Yavaşça gözlerini açtı ve büyük ağacı gördü. Sıkıca sarıldı, sanki hiç bırakmayacakmış gibi. Birden etrafında insan benzeri yaratıklar görmeye başladı. Kendisine bakıyorlardı şaşkın bir şekilde. Bir an ne olduğunu anlayamadı sonra tekrar sarıldığı ağaca bakmak ihtiyacı hissetti. Gördüğü şey ise sadece bir ayna idi...