Din olgusunun bireysel ve toplumsal etkileri hem çok ve çeşitli, hem de güçlüdür. Bir bakıma din olgusu bireyler üzerinde bir otokontrol etkisi yapar. Din olgusunun doğru ve güçlü şekilde yerleştiği toplumlarda adalet kendi kendine oluşur.
Ceza ve mükâfat bir aradadır. Bir kaç temel dışında yasa ve kurallara pek ihtiyaç olmaz. Bu nedenle basit, sade ve uygulanabilirdir. Özü ayrıtılar içinde kaybolmamıştır.
Dinin bireyler ve toplumlar üzerindeki otokontrol ve dayanışma etkisini hiçbir yapay felsefe ve adalet sistemi ortaya koyamamıştır.
Adalet din ve kültür gibi toplumları bir arada tutan en güçlü bağdır. Bu nedenle taraftarları dinsel duyguların toplumsal adaletin en güçlü oluşturucusu olarak görürler. Bu nedenin ise bir Yaratıcının var olduğunu inanma ve bu inanmanın getirdiği görev ve sorumluluklardır.
Eğer her şeye gücü yeten ceza kadar mükâfatta veren ulu bir Yargıcının varlığına inanmazsanız bu inanmanın görev ve sorumluluklarını isteğinizle yerine getirmezsiniz.
Bu nedenle insanların ortaya koymaya çalıştığı yapay adalet sistemleri suç ve cezaya dayanan bir zorlamadır. İstekle yapılanlar zorlamayla yapılardan çok daha güçlü ve etkilidir.
Dinsel adalette ceza olduğu kadar mükâfatta vardır. Bir bakıma insanlar iyi ya da kötü yaptıklarının karşılığını eksiksiz görürler. Bu nedenle Tanrı kavramı olmazsa gerçek adalet olmaz, oluşamaz.
Tanrı olmazsa ahlak veya adalet olmayacağı savına ateistler, bu görüşün insanca bir temenni olduğunu ve bir Yaratıcının var olduğunun ispatı için delil niteliği taşımayacağı, bu nedenle gerçekçi olmadığı gerekçesi ile karşı çıkmaktadırlar.
Bir yaratıcının var olduğunu inanmamanın dinsel olguların oluşmasını en baştan engel olduğu, olacağı açıktır. Bu nedenle ateist toplumlarda kendi kendine kontrol eden, kişilerin ve toplumların vicdanlarında ifade bulan gerçek adalet hiçbir zaman var olmaz. Her felsefe kendine göre bir adalet mantığı ve sistemi oluşturur ki bu da adaletin tarafsız olma gerekliliğini gölge düşürür. Bunun nedeni de adalet kavramının farklı oluşudur.
Örneğin evrim teorisinin doğruluğuna, gerçekliğine ve gerekliliğine inanan bir kişi için adalet güçlülüktür. Güçlü olan bir kişinin doğal seleksiyon gereği zayıf olanı yok etme hakkı vardır.
Modern yargı sisteminin zayıfı korumanın doğal seleksiyona engel olduğu, güçlülerin korunması ve önünün açılması gerektiği mantığı üzerine kurgulanmaya çalışıldığını dehşet ve ibretle gözlemlemekteyiz.
Bu gün suç ve ceza terazisinin güçlüden yana eğildiğini, masum canlara kıyanların göstermelik cezalarla kısastan kurtulduklarını onlarca suçtan sabıkalı kişilerin toplum içinde serbestçe dolaştıklarını….biliyoruz.
Bu gün doğal mecraları dışında kurgulanmak istenen adalet mekanizmaları iflas etmek, bireyler birbirilerine rakip ve düşman hale getirildiğinden toplumlar parçalanmak, suç ve ceza dengesi kurulamadığından geniş ve derin suç denizlerinde boğulmak sonuçta öğündüğümüz medeniyetimiz yok olmak üzeredir.
Adaletin Cenab-ı Hakkın Adil sıfatının tezahürü olduğunu daha önce ifade etmiştik. Adalet kavramı öylesine önemlidir ki hemen hemen dinsel objelerin tümünü kaplar. Bir bakıma toplumlar gibi dinde adalet üzerine kurulmuştur.
Referans aldığımız İslam dininde adaletin tecellisine; İslam’ın tahrif edilmemiş kutsal kitabı olan Kuran-ı Kerimin insan hayatını tanzim eden helal-haram, iyi-kötü, hak-batıl hayır-şer, emanet-hıyanet, adalet-zulüm kul hakkı ve bu dünyada yapılanların ahret de hesabının sorulacağı şeklinde kısaca özetleyip, şeriat olarak tanımlayabileceğimiz temel prensipleri ile Hz. peygamberin Kuran esaslarını açıklayıp genişleten, yorumlayıp uygulamaya koyan sünneti ve bütün bunları temel alıp uygulayan Hz. Ömer’in içtihatları ana kaynaklar olmuştur. Bu nedenle İslam şeriatına dayalı dinsel adalet konusundaki örnek uygulama olarak kabul edilmelidir.
Dinsel adaletin uygulanabilirliği ve toplumlar üzerindeki etkileri konusunda pek çok örnek verilebilirse de en çarpıcı olanları şüphesiz ki Hz. Ömer‘e ait olanlardır.
Adalet denilince ilk akla gelen Hz. Ömer’dir. Hayli ilginç ve ibret verici olmaları nedeniyle Hz. Ömer devrinden bu konuyla ilgili bazı bilgiler vereceğiz.
Adalet kavramının yasaların eşit ve tarafsız bir şekilde uygulanması olduğunu daha önce belirtmiştik. Eşit ve tarafsız uygulanması ise eşit ve tarafsız bir yargılama ile mümkün olur. Bu nedenle yargılama yapanlar çok önemlidir.
Yargılama genelde devlet başkanlarına verilmiş bir yetkidir. Fakat devletin sınırları genişleyip yargı işleri çoğalınca adaletin daha kolay tecellisi ve adalete daha kolay ulaşılması için devlet başkanı adına yargı işlerine bakan kadılar, savcılar, hakimler görevlendirilmiştir. Bir bakıma bu görevliler devlet adına görev yaparlar, adalet dağıtırlar.
İslam tarihine bakıldığında valilerden ayrı ve müstakil olarak kadılar, hakimler tayin eden ilk halifenin Hz. Ömer olduğunu görürüz.
Hz. Ömer adaletin eksiksiz ve zamanında tecellisine çok önem vermektedir. Çünkü bunun toplumları ayakta tutan temel direk olduğunun farkındadır. Gecikmiş adaletin adalet olmayacağını da çok iyi bilmektedir.
Hz. Ömer’in adaletle verdiği önemi en iyi ve güzel şekilde ifade eden şu tarihi vesika gerçekten ibret vericidir.
Hz. Ömer aşağıya aldığımız mektubu kadı olarak görevlendirdiği Abdullah b Kays’a göndermiştir. Hz Ömer bu mektubunda şunları emretmektedir.
Bismillahirrahmanirrahim.
Müminlerin emiri ve Allahın kulu Ömer’den Abdullah b. Kays’a!
Kaza muhkem farz ve uyulan sünnettir. Şunu bil ki önüne bir dava getirildiğinde davacının öne sürdüğü deliller doğru olduğu kadar ikna edici ve emin de olmalıdır. Bu da ancak karşı tarafın delillerini de görüp dinlemekle mümkün olur. Tek taraflı delillerin adalete pek faydası olmaz.
İnsanlara karşı şahsi münasebetlerinde ve adaletinde eşit muamele yap ki kuvvetli senin nüfuzundan korksun, zayıf adaletine sığınsın.
Delil göstermek davacıya aittir. İnkâr edene yemin etmek düşer.
Bununla beraber Müslümanlar arasında barış yapmak caizdir. Ancak helali haram, haramı da helal kılan sulh kötüdür.
Bir davada hüküm verdikten sonra bu hükmün yanlışlığına kanaat getirdiğinde doğruyu dönmekte tereddüt etme.
Çünkü asıl olan doğruyu dönmektir. Ve bu esas yanlışta devam etmekten daha hayırlıdır.
Kuran ve sünnetlerde açık bir hüküm bulamadığın hallerde hüküm vermekte zorluk çekersen önce buna benzer davalar ve örnekler ara ve hâlihazırdaki dava ile aralarında ortak yanları tespit et. Ondan sonra Kuran ve hakka en yakın olduğunu umduğun fikre itimat et ve buna özellikle dikkat et.
Hak iddia edenlere bunu ispatlayabilmeleri için delil getirebilecekleri bir mühlet tanı. Bu süre içinde delil getirebilirse lehte, aksi halde aleyhte hüküm vermen gerçeğe daha yakın ve şüpheden daha uzak olur.
Müslümanlar hukuki meselelerde birbirlerine lehte ve aleyhte şahitlik edip adaletin tecelli etmesine yardımcı olmalıdırlar.
Ancak sabıkalı olanlar, yalancı şahitliği veya iftirası sabit olanlar, soyu bilinmeyenler bu iş için makbul kişiler sayılmazlar. Çünkü Allah insanların vicdanlarında olanları bilir. Şahitlik ve yemin gibi tamamen vicdani faktörlerle adaletin tecellisini sağlar.
Davalara bakarken telaşa, çığırtkanlığa ve tarafların haysiyetlerini kırıcı davranışlara asla müsaade etme. Çünkü adaletin yerini bulması için sükûnet ve ciddiyet şarttır. Hakkın tecelli etmesi ise ilahi adaletin itibar kazanmasına sebep olur.
Bir Müslüman niyeti iyi ise Allah onun insanlarla olan münasebetlerini ıslah eder ama içi başka dışı başka olursa Allah ona musibet verir. Bu durumda hâkimin görevi Allah’ın rızık ve rahmet hazinelerinin kulları arasında adaletle dağıtılmasını sağlamaktır.
Hz. Ömer toplumun çıkarları ile memurlarının menfaatlerini dengede tutmaya itina gösterirdi. Onun gözünde bir vali toplumun herhangi bir ferdi gibiydi. Adaleti uygularken sıradan bir kişi ile bir valiyi ayırt etmezdi. Halk arasında eşitlik meselesi onun en çok titizlik gösterdiği ve ahlaki bir meziyet haline getirdiği bir konuydu.
Toplumun en küçük ferdi bir amirden şikâyetçi olursa adalet önünde eşit şartlarda hesap verirler ve hak tecelli edinceye kadar ikisi arasında hiçbir fark gözetilmezdi. Neticede dava amirin aleyhinde tecelli etmişse ya kısas uygulanır ya şer’i ahkâmın gerektirdiği başka bir muamele yapılır ve gerekirse görevden azledilebilirdi.
Devleti temsil eden bir memura gerektiğinde kısas uygulanması ya da başka cezaların tatbik edilmesi ve hatta görevden alınması o memurun temsil ettiği devletin itibarını halk arasında düşürür mü?
Bu sorunun yanıtı tartışılan konuların başında gelir. Bazı düşünürler bu durumun devletin halk arasındaki itibarını sarsabileceği endişesini dile getirmişler, böyle bir uygulamayı uygun görmemişlerdir.
Bu mantık daha sonra belirli bir zümrenin kontrol ve yönlendirmesinde, her yaptığı, ettiği mubah sayılan, hizmet eden değil, hizmet edilen kutsal devlet anlayışını getirmiştir.
Hâlbuki devletler insanların ihtiyaçlara uygun örgütlemeleri sonucu oluşmuş, gerektiğinde değişip yenilenebilen sübjektif varlıklardır. Bir hizmet etme mekanizmalarıdır.
Adaletin dağıtımı, eğitim, sağlık, savunma vb. gibi asli görevlerini eksiksiz yapmak zorundadırlar. Bu görevlerini yapmayan, yapamayan devletler yok olur, yerlerine yenileri kurulur.
Yıpranır korkusuyla yapılmayan görevleri görmezlikten gelmek, tedbir almamak ancak o devletlere zarar verir.
Örneğin devleti temsil eden bir memurun işlediği bir suç nedeniyle adaletten uzak tutulması adaletin tarafsızlık ilkesine tamamen ters düşer.
Devletin gerektiğinde kendisini temsil eden memuruna yargılayıp ceza vermesi o devletin itibarını asla zedelemez. Bilakis halkın devletine adalet konusundaki güvenini artırır.
Nitekim Hz. Ömer’de bu kanıdadır. Çünkü ona göre devletin memuru halkın üzerinde bir mevkide değildi. Ancak halka hizmet etmek için o mevkiye getirilmişti. Halktan olan üstünlüğü ancak göreviyle ilgili yetkilerle nedeniyledir.
Hz. Ömer bir yere bir memur gönderirken:
Ben bu memuru halkın mallarını gasp etmesi veya onlara zulüm etmesi için göndermiyorum. Onlara hizmet etsin diye gönderiyorum. Zulüm eden bir memur benim memurum değildir diye dua ederdi.
Ve yine bir Cuma hutbesinde:
Ben gönderdiğim valileri insanlara dinlerini ve Resulullah’ın sünnetini öğretmeleri için gönderiyorum. Halkın gelirlerini eşit paylaştırmaları için, adil yönetim uygulamaları için gönderiyorum. Halledemedikleri bir mesele olursa onu da bana havale etsinler diye gönderiyorum.
Halkı dövüp, söverek işkence ederek miskinleştirmeyin. Bununla birlikte halkı unutup sahipsiz de bırakmayın ki fitne çıkmasın. Kuran-ı Kerime bağlılığı geliştirin. Hadis-i şerifi yaygınlaştırın. Eğer böyle yaparsanız bende sizinleyim.
Ey insanlar! Sizi yönetmek üzere tayin ettiğim bir memurdan eza cefa görürseniz hemen bana bildirin. Allah yemin ederim ki öyle bir yöneticiden kesinlikle hakkınızı alır ve kısas uygularım
Sizleri yönetme sorumluluğunu üzerime alırken en faydalınız, en nüfuzlunuz, işlerinizin altından kalkmaya en yetenekliniz olamayacağımı düşünsem bu işe yanaşmazdım. Haklarınızı nasıl gözetirim? Bütün bunların hesabını düşünmek benim üzülmem için yeterli bir sebeptir. Ancak Cenab-ı Allah’ın yardımına güveniyorum. Onun yardımı olmadıktan sonra kendime nasıl güvenirim?
Vallahi ben insanlara yumuşak davranırken de, sert davranırken de Allah’ın rızasını gözetiyorum. Allah’a yemin ederim ki onlar benden ne kadar çekiniyorlarsa bende onların haklarını gözetmekte onlardan o kadar çok çekiniyorum.
Doğru yolda olduğuma inandığınız sürece beni destekleyin. Doğruluktan saptığım zamanda ikaz edin. Eğrimi doğrultun, yanlışımı düzeltin
Gerçekten de Hz. Ömer hac mevsimlerinde valilerini Kâbe’de toplar halkın huzurunda hepsini görevleri sırasında yaptıkları şeylerden dolayı hesaba çekerdi. Valiler böyle bir uygulamada suçları sebebiyle halkın karşısına çıkmaya cesaret edemeyecekleri için halka haksızlık yapmaktan çekinirlerdi.
Hz. Ömer bir çubuktan ibaret olan değneği elinde olduğu halde dolaşır bu değneğini elinden hiç bırakmazdı. Öyle ki halk basit bir çubuk olan bu değnekten kılıçtan korktukları gibi korkup çekinirlerdi.
Hz. Ömer valileri teftiş için özel müfettişler de görevlendirmiştir. Bu müfettişlerinden bir ya da bir kaçını şikâyet olan bölgeye gönderir, inceleme yaptırırdı. Bu incelemeler halkın gözü önünde cereyan ederdi. Şahitler ve şikâyetçiler çekinmeden ve tesir altında kalmadan şikâyetlerini yaparlar, ifadeler verirler, adaletin eksiksiz olarak yerine geleceği konusunda en küçük bir şüphe duymazlardı.
Vatandaşlar gerektiğinde şikâyetlerini bizzat halifeye yapabilirler, bunu hiç kimse mani olamazdı.
Hz Ömer görevlendirdiği memurların durumlarını yakından takip eder, kaynağı belli olmayan kişisel servetlerinin hesabını sorar, eğer bir uygunsuzluk görürse fazlasını elinden alırdı.
Hz. Ömer devletin malları konusunda son derece titizdi. Her türlü israftan kaçınır kendi haklarını bile kısıtlardı. Onun bu tutumu yakınlarının şikâyetlerin neden olmuştur.
Hz. Ömer müminlerin emiri olmasına rağmen beytülmalden en az pay alanıydı.
Bütün yetki bütün güç ellinde olduğu halde daha fazla pay almayı asla düşünmemiştir. Bu konuda gönülden inanıp bağlandığı Resulullah’a örnek alır yapılan itiraz ve şikâyetlere Rasulullah'tan örnekler vererek cevaplandırırdı.
Beytülmalden aldığı maaş çoğu zaman ihtiyacını karşılamaz, eşinden dostundan borç alırdı.
Hz. Ömer kanunları uygulama konusunda çok sert ve tavizsizdi ama halka karşı davranışı son derece yumuşak, şefkatli ve merhametliydi. Halkın menfaatleri konusunda çok titizdi. Bu konuda çok büyük bir sorumluluk duyardı.
Fırat kıyısında bir deve halk olsa Allah bunu Ömer ailesinden sorar diye korkarım sözü meşhurdur.
Hz. Ömer halkın gözünde çok büyük bir itibar sahibiydi. Fakat bu itibar güçlü bir korkudan çok bir sevginin sonucudur. Onu halka bu derece sevdiren en küçük bir taviz vermediği adaleti ve herkese olan eşit davranışıdır.
Hz. Ömer insanların görüş ve düşüncelerine çok büyük önem ve kıymet vermiştir. Bu nedenle sık, sık istişare için toplantılar düzenler eşitli konularda insanların düşüncelerini sorar, her insan fikrini bu toplantılarda özgürce söyler ve savunurdu.
Hz. Ömer genellikle geniş tabanlı ve her tabakadan insanın temsil edildiği toplulukları tercih ederdi. Kargaşa ve fitneden hoşlanmadığı için halkın küçük guruplar halinde cemaatleşmesini mahzurlu bulurdu. Bu konuda şunları söylemiştir.
-Görüyorum ki sizler ayrı, ayrı guruplar oluşturmuşsunuz. Her gurubun belli mensupları varmış.
İki Müslüman bir araya gelse filan şu gurubun adamı olmuş filan bu gurubun adamı olmuş diye söylemeye başlamışsınız Allah’a yemin ederim ki bu dininizi şerefinizi dirlik ve düzeninizi kısa sürede darmadağın eder ve bana öyle geliyor ki benden sonra Müslümanlar hakkında filanın fikirleri İslamiyet’i yetmiş fırkaya ayırdı diye konuşulacak.
Derhal guruplaşmaya son verip bir araya gelin. Bir araya gelmeniz aranızda sevgi ve saygıyı artırır. Başkalarının gözünde de büyürsünüz demiştir.
Hz.Ömer’in bu sözleri hizipleşerek birbirlerine rakip ve hatta düşman görenlerin sonrada Müslüman olduklarını iddia edenlerin kulaklarına küpe olması temenni edilir.
Hz. Ömer ashab-ı kirama Medine’den başka bir yere göç etmesine izin vermezdi. Bunun nedeni de bu kişilerin gittikleri yerlerde çok büyük ilgi görecekleri böylece guruplaşacakları, Müslümanların ister istemez guruplara, cemaatlere bölüneceği korkusu idi.
Hz. Ömer bu konuda çeşitli kişiler tarafından eleştirilince şunları söylemekten kendi alamamıştır.
-Ben hayatımın her safhasında İslam’ı yaşadım ve onun gelişmesine gayret ettim. Benden hayatımın son demlerinde kusurlu bir iş yapmam bekleniyor. İslam dini kemale ermiştir.
Bilesiniz ki Kureyşliler ibadet niyetiyle değil zenginleşmek arzusuyla Allah’tan mal istemektedirler. Oysa Hattab’ın oğlu Ömer henüz hayattadır ve onlara bu fırsatı vermeyecektir. Ben Medine’nin çıkış kapısı olan Şabu’Harra’da durup Kureyşlilerin yakasından tutacağım ve onların ateşe düşmelerine engel olacağım.
Hz.Ömer Peygamber efendimizin bir hadisi şerifte:
-Benim bu ümmet için tek endişem sizin diğer beldelere yayılmanızdır buyurduğunu işitince Ashab-ı Kiramın dört bir yana dağılmalarına izin vermemiştir. Bu davranışından dolayı şikâyet edenlere de:
-Sen Resulullah ile savaşa gittin ve istediğine kavuştun. Bu gün ise dünyaya fazla açılmaman ve dünyanın da sana şirin görünmemesi daha hayırlıdır derdi.
Nitekim Hz. Osman sayıları hayli azalmış olan ashab-ı kiramın Medine dışında başka bir yere göç etmelerine izin vermiş, Müslümanlar arasında guruplaşmalar oluşmuş, bunun sonucunda da fitneler zuhur etmiştir.
Hz. Ömer idarecilerinde şu meziyetlerin bulunmasını isterdi.
İdarecilerin halkını sevmesi ve onların yararına olan şeyleri koruyup gözetmesi, dirlik ve düzenlerini bozan şeylerden nefret etmesi,
Halkın malına, haklarına, gelenek, görenek ve inançlarına saygı
Adalet ve eşitliğe saygı göstermek. Güçlü olana hakkından fazlasını vermemek zayıf olana da hakkını alma endişesini duyurmamak.
Halkına mümkün olan en geniş özgürlüğü tanımak.
İnsanların görüş ve düşünceleri nedeniyle suçlamamak.