tumblr arayüz olarak gerçekten çok kullanışlı; fakat ne bir blog, ne de bir mikroblog. e adama sorarlar "sen ne sikime yarıyorsun?" diye.
h
One Nice Bug Per Day
sheepfilms
KIROKAZE
$LAYYYTER
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH
wallacepolsom

No title available
d e v o n
Sade Olutola
he wasn't even looking at me and he found me
No title available
Monterey Bay Aquarium
Lint Roller? I Barely Know Her

Kiana Khansmith

PR's Tumblrdome
Not today Justin
No title available

oozey mess
Today's Document
seen from United States

seen from Spain
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from Singapore
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from China
seen from United States
seen from United States
seen from United States
@kormemundi
tumblr arayüz olarak gerçekten çok kullanışlı; fakat ne bir blog, ne de bir mikroblog. e adama sorarlar "sen ne sikime yarıyorsun?" diye.
gregor samsa, bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yalnız bir serdar ortaç'a dönüşmüş olarak buldu.
zamanede "sevda" sözcüğüne kaç aşk sığar? bir kelimenin zemheri kışı ne kadar uzar? suya attığımız cigara ne kadar yanar? yanar ha yanar.
Nobel fizik ödülü, 48 yıl önce “Higgs bozonu” teorisini ortaya atan Englert ve Higgs’in. CERN’de varlığı ıspatlanan bozon, kozmik bulmacanın önemli bir parçası…
Bu yılki Nobel fizik ödülünün François Englert ve Peter W. Higgs’e verilmesi, kimseyi şaşırtmadı. Belki Özer U. Çiller ...
güzel bir yazı.
dil, düşsel karmaşaya dayalı bir araç olmaktan çok, istemsizce kullandığımız bir şeydir. işte bu yüzden, herkesin aslı kendinde hapsolacak.
kaçıyorum. gecenin bir vakti. kaç acaba? üç! üç mü? dinç kalmak için kulağımda kulaklıklar. pek sevmesem de elektronik müzik dinliyorum; diri kalmak için. sonra şarkılar geçiyor, geçiyor, geçiyor. vakit de geçiyor. prelude de la porte çalmaya başlıyor. klasiklere gelmişiz. göz kapaklarım bir kapanıp, bir açılırken, bir anda, aniden işte, bir kız görüyorum; bana bağırıyor. sesi çıkmıyor. bir filmin içinde gibiyim. yukarıdan döne döne gelen biber gazı kapsülü yanımızda sekerek, arkamızdaki duvara tosluyor. elimden tutarak kaldırıyor. koşmaya başlıyoruz. nefes alışlarımı duyuyorum. heyecandan mı, korkudan mı? bilemiyorum. afalladım işte. koşarken, neden burada olduğumu soruyorum kendime. vicdan! o kadar işte. neden koşuyorum? durdum. kız da kolumda asılı kaldı. var gücüyle çekiştiriyor. koşmamız gerek. kulaklıkları çıkartıyorum; hayır! yürüyelim. bir şey yapmadık ki. gebertirler bizi, manyak mısın? dudaklarından öpüyorum. kuru kuru direnmek olmaz. esmer, kısa boylu, çok güzel gözleri var. adı gizem; sonradan öğrendim. efsunlu bir öpücük. kolera ya da direniş günlerinde aşk! ve aşk da direnişe dahil. inanın, piyano tuşları kadar masumum.
ne diyorduk? erik satie... dinleyelim.
benim adım ahmet atakan. polis, beni armutlu'da anayasal protesto hakkımı kullanırken vurdu ve öldüm. 22 yaşındaydım.
Kim ne derse desin, edebiyata yaklaşım olarak en samimi tavrı sergileyen yayınlar ‘fanzinler’dir. Gerçi ‘fanzin’ yayınlamanın temel motivasyonu zaten bu samimiyettir ya, neyse. Malzeme belli: edebiyat heveslisi birkaç arkadaş, yazma arzusu, tasarımdan anlayan bir dost (ki zaten ekibin içinden...
marquez’in kolera günlerinde aşk’ını anımsadım. aşk dediğin, örgütlenmektir.
şuur yitimi ve metrobüs
metrobüste bir çocuk ağlıyor. yanımda yeni doğmuş bebeğe giden, kocaman bir çiçek; altında oturan oyuncak bebekle birlikte. yanımda bir bebek oturuyor. bebeğin kucağında da bir adam. bu nasıl iş, lan?
sonra vay efendim, samet aybaba oyunu okuyamıyormuş. görüyordu da okumadı mı, derler adama!
kadın vücudu üzerinden dönen çirkin sohbetler hasebiyle, şu sıralar okunması gereken bir kitap.
ay ve şenlik ateşleri
rumi 1419. hava sıcaktı. nahoş bir akşam. boğazın nazar-ı boncuğu, nem de var. kıssayla; istanbul gibi bir akşam. arkadaşlarla anlaştık; beşiktaş'ın maçını kadıköy şelâle'de izleyeceğiz. kadıköy bizi, biz onu severdik. biz beşiktaş'ı sever, o bizi bilmezdi. varsın bilmesin; biz karşılıksız sevginin, fedakârlığın ne demek olduğunu çok iyi biliyorduk; aşkın değil, sevdanın olduğu topraklarda filizlenmiştik. hoş şimdi ne şelâle, ne de beşiktaş kaldı hayatımızda. şelâle kapandı; beşiktaş'ı da demirören'den sonra hatırlamıyorum. mekâna geçip oturduk. atkılar çıkatılıp masanın üzerine konuldu. biralarımızı söyledik; o zamanlar gerçekte olmasa da, bira, gayrı resmi verilerde ve gönüllerde gençlerin milli içeceğiydi. öğrenci adamız, masayı donattık, desem yalan olur. ortaya çerezimizi söyledik. biranın orospusu işte. daha ne olsun. genciz, güzeliz, beşiktaş'lıyız. derken maç başladı. beşiktaş çılgınlar gibi bastırıyor. nouma, sergen, münch, cordoba... kadro saymakla bitmez. yüzüncü yıla yaraşır, fantastik oyuncularda kurulu, inançlı bir takım. beşiktaş'ın beşiktaş olduğu son kadro, son sene. ataklar sıklaştıkça sıklaşıyor. o sırada bana bir telefon geldi. yalan olmasın, kimin aradığını, ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum; fakat çok mühim bir konu üzerine konuştuğumuzu, dikkatimi tamamen telefona verdiğimi çok iyi biliyorum. sonra telefonu kapattım. herkes gülüyor, birbiriyle konuşuyor. ben bu arada ekrana kilitlendim; kaan dobra sağ kanattan öyle güzel süzülmüştü ki, pozisyon 'gol geliyor' diyordu. sertçe içeri ortayı açtı. ceza sahası içerisinde bir arbede yaşandı. ayağa kalktım. 'yürü lan, vur lan' diye bağırmaya başladım. topa kimse dokunamayınca, nouma arka direkte topla buluştu ve golü attı. ben kendimden geçerek 'gooooooollll' diye bağırıp atkıyı sallamaya başladım. arkadaşların kollarını sıkıp 'gol ulan, gol. inandık oldu işte. sikerleeeeerrr!' diye bağırıyordum ki, kimsenin sevinmediğini fark ettim. bütün mekân fenerbahçeli olamazdı; neredeyse herkeste beşiktaş forması vardı. bunları düşünürken bir kahkaha tufanı patladı. arkadaşlardan biri 'oğlum bu tekrar görüntüsü; gol geleli 5 dakika oldu, muhabbeti bile bitti' dedi. 'canınız sağolsun' dedim. içim acımış, genç ve dinamik ruhum ani bir çöküntüye uğramıştı. o gece beşiktaş, fenerbahçe'yi 2-0 yenmişti. benim canlı olarak izlediğim son süper lig maçıydı. o zaman hayatımda bu kadar büyük etki yaratacağını bilemezdim. 20 nisan 2003 tarihinde, pazar gecesinin pazartesi sabahına bağlandığı o talihsiz, bedbaht günde, eve geldiğimde bitkin ve harap haldeydim. forma ve atkımı çıkartıp ellerimin arasında sıktım. 'ulan nouma, nasıl yaparsın bunu bana!' derken göz pınarlarımdan süzülerek bir damla gözyaşı beşiktaş formasına kavuştu. dedim ki, bu takım, bu sevda seni üzer aslanım. bir kibrit kutusu alarak bahçeye indim. beşiktaş forma ve atkısına son kez baktım. yere koydum. bir kibrit çaktım, rüzgârdan sönüverdi. duvar köşesine gittim. forma ve atkıyı tekrar yere bıraktım. bir ucundan yakıverdim. cayır cayır yandılar. kafamı kaldırdım; boğaz uzaktan görünüyordu. dolunay denizin üzerine yakamoz yapmıştı. her gece, aydınlık bir sabaha uyanırdı. beşiktaş'tan geriye küller kalana kadar bahçede bekledim. küçük kıvılcımlar haricinde ateş sönmüştü. arda kalanları avuçlarımda toplayıp havaya fırlattım. yüzlerce kıvılcım çıkıverdi, bir anda. ateş böcekleri gibiydiler. pavese'nin 'ay ve şenlik ateşleri' geldi aklıma. köyün bittiği, dağların başladığı yerde, dünyanın da bittiğini sanırdı, pavese. ben de beşiktaş'ın bittiği yerde, yaşamın da biteceğini düşünürdüm. ikimiz de yanılıyormuşuz.
birkaç dolar için (per qualche dollaro in piu)
başbakan başdanışmanı olmazdan evvel ‘açık söylüyorum; türkiye’de bunu yapan anlayış, faşizan bir anlayıştır ve ben, yarın ne kendi geleceğimden, ne de benim gibi düşünenlerin geleceğinden emin değilim’ demişti, içten yanmalı yiğit bey. artık kaportayı sağlama aldı ve başbakan’ı telekinezi ile öldürmeye çalıştıklarını yazdı. komplo teorileri başbakan’a da sirayet etmiş olacak ki, direnişin parlak zekasının ürünü olan sloganları, tarafına yapılan bir tehdit olarak algılamaya başlamış. ibrahim ‘taksim o kadar küçük bir alan ki, üzerinde konuşmaya değmez’ kalın yetmiyormuş gibi, şimdi de bu jöle başla uğraş dur.
neticede; fantastikliğimize fantastiklik katarak, durmuyoruz, yola devam ediyoruz.
not: başlıkta bir sergio leone’nin kült western filminin adını kullandım, telekinetik yiğit bey’e uygun düştüğü için. peşinen söyleyeyim, dedim. sonra beni telif haklarıyla, mahkemelerle falan uğraştırma serciyocuğum. optm by.
bırakırsam elini, senin kanın boğsun beni, çocuk!
ali ismail korkmaz, erdoğan'ın evinde tutamadığı yüzde 50 yobazlarının canını aldığı, 19 yaşında, önünde yapacak çok şey, yaşayacak kocaman bir hayat olan direnişçiydi. özgürlüğü için, insanları için direniyordu. öldürüldü. devlet 'talihsiz ve münferit bir olay'; kolluk güçleri ise 'görüntüler bozuldu' dedi. herkes faili arıyor, kim olduğunu soruyor. ali ismail korkmaz'ın katili devlettir. onlar ali ismail'i öldürdü; bize de bundan gayrı yaşatmak düştü!
zıt
ele geçirdi şehrin ışıkları
biz yorgun insanları
ve ne zaman gökyüzü kararsa
dağınık, kokusuz portakallar
ortaya çıkar; yavan, cazibesiz
albenisiz
al beni, kuzguni karanlıklara götür
bıktım,
küçük bir çocuğun, berrak gökyüzünün altında
ve yeşil yerkürenin üstünde
hem altında, hem üstünde
mülemma pastel tonlarla resmedildiği tablolardan
güneşli bir gece vaktiydi
sen gelmiştin
yani bana
ellerinde cıgara kokusu
ne güzel gelmiştin
girmiştin yatağıma, salına salına
yani boyunları güzel, bilekleri
-güzel-
elleri ve ayakları
güzel kadındı her yanı
ah müşfik abi; insaflı ve rikkatli
sen de böyle güneşli bir günde
aşık olmuştun, sevdiğim sevgiline
biz beşiktaş, kabataş, tophane, karaköy
ve oradan eminönü istikametine yol alır
siz aynı noktadan farklı kutuplara itilirdiniz
ortaköy, arnavutköy, bebek
sen sevdalı, ben aşıktım
ve zar atılır, tangır tungur
sana sevgi, bana tutku düşerdi
biz, gecenin karanlığına sığınırdık, müşfik abi
siz, laf olur diye tasalanmaz
güpegündüz, ayan beyan, sarmaş dolaş
sermaye piyasası
biz tahtakale’nin kanunsuz borsasıydık
müşfik abi, aramızda kalmasın
cağaloğlu yokuşu gibi
tıkardı ciğerimi
bir zaman geliyor
yıldızlar sönüyor, müşfik abi
aklın alabiliyor mu? yıldızlar sönüyor
sonra bana dönüyor
portakal gibi ekşi
yavan ve kokusuz
ölüm bana dönüyor, müşfik abi
ben sana
hiç pişman değilim, ama
biraz bitkinim
yüzde doksan dokuz pamuktan yapılmış
biraz buruşuğum, müşfik abi
ve biraz ölü
gerçekten duyarlı mıyız? yoksa varoluşun boyun borcu mudur, duyarlılık; bir vakit sonra bencillik abidesine devşiren.