Ürkek bir serçe gibi eğme başını.
Kaldır başını ve dimdik dur.
Bu senin değil, ülkemin ayıbı.
Hırpalanmış yerlerinden öperim çocuk.
Nazım Hikmet

seen from United States

seen from Australia

seen from United States

seen from Côte d’Ivoire

seen from United States

seen from Bangladesh

seen from United States
seen from China

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from Türkiye
seen from Russia
seen from Austria

seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United States

seen from United States
Ürkek bir serçe gibi eğme başını.
Kaldır başını ve dimdik dur.
Bu senin değil, ülkemin ayıbı.
Hırpalanmış yerlerinden öperim çocuk.
Nazım Hikmet
''Faiz yüzünden paralar eridi ve pahalılık aldı yürüdü. Paranın erimesi o faiz belası yüzünden oluyor.''
Mahmud Efendi Hazretleri (kuddise sırrıhû)
Daha yeni markette kasa sırasında önümdeki kadın, 3 Liralık tek limonun ücretini çıkaramadığından bırakıp gitmek zorunda kaldı. Kendi alacağım 20 Liralık şeyden utandım. Memleketi bu hale getiren aklı evvel Reis ve Resiçi tayfasına saydırmak istediklerimi burada yazamam. Kuruttunuz memleketi, mahvettiniz! 3 Liralık limona muhtaç bıraktınız! Nefret ediyorum bu yönetim kafasından da yarattığınız karanlıkta da!
ekonomi...
1914-1922 arasındaki savaş yıllarında ortalama enflasyon yüzde 1200 ile 1700 civarında… Fiyatlar 18-20 kat artıyor. Örneğin 1914'te dört kişilik bir ailenin gıda harcaması 225 kuruşken, 1920'de 3049 kuruşa yükseliyor. Maaşlar ise artmıyor. Halkın alım gücü yüzde 80 azalıyor. Para yüzde 85 değer kaybediyor.
Osmanlı'da 16. yüzyıldan itibaren paranın değeri hep düştü. Fiyat artışları ve yüksek enflasyon halkı olumsuz etkiledi.
Ben bu yazıyı kaleme alırken 1 dolar, 7.00 TL'ye yaklaşıyordu. Gerçek şu ki, Türkiye'de enflasyon yükseliyor. İşsizlik artıyor. Zamlar halkın belini büküyor. Halkın alım gücü azalırken borç yükü artıyor. Paramız her geçen gün değer kaybediyor. Eskilerin tabiriyle para “pul” oluyor.
İşte bugün size Osmanlı'da “paranın nasıl pul olduğunu” anlatacağım.
Kim bilir! Belki biraz ders alırız!
OSMANLI'DA PARANIN DEĞER KAYBI
Osmanlı'da, daha Fatih Sultan Mehmet döneminde, yani 15. Yüzyıl'da altın ve gümüş darlığı başlıyor. Avrupa'da coğrafi keşiflerden sonraki altın ve gümüş bolluğunun bir sonucu olarak Osmanlı piyasaları “Duka”, “Real” gibi yabancı paraların istilasına uğruyor. Osmanlı akçesinin değeri düşüyor. Piyasada “kalp” paralar çoğalıyor. Mal fiyatları yükseliyor. Enflasyon artıyor. Bitmeyen askeri harcamalar hazineyi sarsıyor. Devlet, 1550'den sonra akçeyi sürekli küçültmek zorunda kalıyor. Para darlığı “tefeciliğe” ve “faizciliğe” yol açıyor. İslam şeriatı en çok yüzde 15'lik bir faize izin verirken Osmanlı'da uygulamada yüzde 30 ile yüzde 60 arasında faizle borç verip zenginleşenler oluyor.
Sonunda Osmanlı'da 1584 devalüasyonu gerçekleşiyor. Akçenin değeri yüzde 70 oranında düşüyor. 14. Yüzyıl sonunda Sultan Orhan döneminde 100 dirhem gümüşten 269 akçe kesilirken, 16.Yüzyıl sonunda 3. Murat döneminde 100 dirhem gümüşten 525 ile 950 akçe kesiliyor. Akçeler gittikçe inceliyor. Öyle ki 1584 devalüasyonu sonrası 100 dirhem gümüşten 1000 akçe kesilmesi gündeme geldiğinde Darphane Mültezimi Ali Efendi, “Bir badem ağacı kadar ince, bir şebnem katresi kadar hafif” akçelerden söz ediyor. İran ve Avusturya savaşları para darlığını daha da artırınca 1 akçe, 4-5 parçaya bölünerek piyasaya sürülüyor. Anlayacağınız para pul olmaya başlıyor.
OSMANLI'DA KITLIK VE AÇLIK
Daha 16. Yüzyıl'ın başlarında Osmanlı'da halk ve devlet para sıkıntısı çekiyor. Öyle ki II. Bayezid'in illerde valilik yapan oğulları, aylıklarının azlığı nedeniyle zor geçinebiliyorlar. Buna karşın Rüstem Paşa, İbrahim Paşa gibi bazı devlet adamları rüşvet ve yolsuzlukla büyük servet yapıyorlar. 16. Yüzyıl'da devlet, para bulabilmek için vergileri artırıyor. Böylece özellikle köylü ezilmeye başlıyor. (İstanbul halkı, 1876'ya kadar emlak vergisi bile ödemiyor) Osmanlı'da vergi yükünün yüzde 87'si, milli gelirin yarısından az pay alan köylüye yıkılıyor. (Vedat Eldem, Osmanlı İmparatorluğu İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik, s. 246). Osmanlı'da halkı, köylüyü ezen sadece vergiler değil: 1585-1595 arasında fiyatlar artıyor, pahalılık baş gösteriyor. Özellikle buğday fiyatlarındaki artış halkı derinden etkiliyor. Buğdayın fiyatı Edremit'te 40-50, Orta Anadolu'da 20 akçeden aşağı düşmüyor. 150 yıl içinde buğday fiyatı 10 kat artıyor. Osmanlı'da asıl büyük pahalılık ve yüksek enflasyon 1596-1607 arasındaki “Celali Fetreti” ve “Büyük Kaçgunluk” döneminde görülüyor. Uzun Avusturya ve İran savaşları sırasında gelişen Celali isyanları nedeniyle köylünün üçte ikisi köyünü, evini, barkını bırakıp “çift bozup” kaçıyor. Bunlar ya “Levent” ya “suhte” olarak büyük şehirlere akıyorlar. Büyük şehirler kahveler ve bekâr odalarıyla doluyor. Fuhuş, içki, eşkıyalık, cinayet şehirleri sarsıyor. Köylerin terk edilmesiyle tarımsal üretim azalıyor.
Buğday üretimi azalınca Osmanlı Avrupa'ya buğday satışını yasaklıyor. Fakat kaçakçılar gizlice Avrupa'ya buğday satmayı sürdürüyor. Buğday darlığı kıtlığa yol açıyor. Osmanlı'da ilk büyük kıtlık 1494-1503 arasında görülüyor. İkinci büyük kıtlık 1564'te görülüyor. 1573-1576 arasında kıtlık daha da artıyor. 1603'te Anadolu'da yine “buğdaysızlık” ve “kıtlık” baş gösteriyor. Balıkesir'de buğdayın kilesi 90 akçeye kadar çıkıyor. Ekmeğin fiyatı iyice yükseliyor. Sonunda hububat alım satımı “vesikaya” bağlanıyor. Öyle ki İngiliz elçisi bile 1607'de İstanbul'da yiyeceği ekmeğin buğdayını ancak vesikayla satın alabiliyor. Osmanlı tebaası tam 15 yıl ekmek bulamıyor, halk açlıkla pençeleşiyor. (Mustafa Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası, s. 33-43, 89, 421-425).
Osmanlı'da son büyük kıtlık 1873-1875 arasında görülüyor. Ankara, Kırşehir, Yozgat, Çankırı ve Sivas'ta on binlerce insan açlıktan ölüyor. 12 Mayıs 1874'te Ankara'dan Basiret Gazetesi'ne gönderilen bir mektupta şöyle deniliyor: “Yirmi dört saatte bir defa arpa unundan bir bulamaç içiyoruz. Bu da bitmek üzeredir. Öküz ve diğer hayvanların tamamı telef oldu… Çoluk çocukların ekmek diye feryatlarına tahammül etmek mümkün değildir.” Sonuçta 1873-1875 arasında Ankara'nın Keskin kazasındaki 160-170 köydeki 52.000 kişiden 20.000 kişi açlıktan ölüyor, 7000'i başka yerlere dağılıyor. (Türk Ziraat Tarihin Bir Bakış, İstanbul, 1938, s. 210, 211-213).
Savaşın yarattığı ekonomik yıkım
1914'te 1. Dünya Savaşı'na girerken Osmanlı'nın toplam dış borcu 153.7 milyon Osmanlı Lirası… Savaşa girerken devlet hazinesinde sadece 92.000 altın lira var. Osmanlı artan savaş masraflarını karşılamak için Almanya'dan borç alıyor. Savaş sonunda Almanya'ya 150 milyon lira borçlanıyor. Böylece I. Dünya Savaşı sonrasında, Osmanlı'nın toplam dış borcu 303.7 milyon liraya ulaşıyor. Üstelik bu borçların sterlin, frank ve mark gibi yabancı paralarla ödenmesi gerekiyor.
I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı'da her alandaki üretim neredeyse yarı yarıya azalıyor. Savaş koşullarında fiyatlar 18-20 kat artıyor. Buna karşın maaşlar artmıyor. İnsanların alım gücü yüzde 80 oranında azalıyor. (Pamuk, s. 1782). Korkunç bir enflasyon baş gösteriyor. Öyle ki savaş başında, 1914'te 100 olan tüketici fiyat endeksi, savaş sonunda, 1919'da 1215'e yükseliyor. Savaş yıllarında, 1914-1922 arasında gerçekleşen toplam enflasyon yüzde 1200 ile 1700 civarında… Örneğin 1914'te ekmeğin okka fiyatı 1.25 kuruşken, 1920'de 16 kuruşa çıkıyor. 1914'te dört kişilik bir ailenin gıda harcaması 225 kuruşken, 1920'de 3049 kuruşa yükseliyor.
Osmanlı savaş başında 1915'te piyasaya kağıt para çıkarıyor. Bu kâğıt paralar, önceleri 1 lira ile satın alınırken üç yıl içinde 4-5 altın Osmanlı Lirası'yla satın alınabilen bir mal oluyor. Paranın değeri sürekli düşüyor. Vedat Eldem, I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı parasının yüzde 85 değer kaybettiğini belgeliyor. (Eldem, s. 204) Savaşlardan sonra 1923'te 1 dolar 120 kuruş, 1 sterlin 810 kuruş oluyor.
I. Dünya Savaşı başında, 1914'te seferberlik ilan edilince başlayan panikte İstanbul ekmeksiz kalıyor. Halk fırınlara hücum ediyor. Savaş öncesinde Rusya'dan buğday alan Osmanlı, savaşta Rusya ile cephe cepheye gelince buğdaysız kalıyor. Malların fiyatları yükselince karaborsacılık başlıyor. 1915'ten itibaren halk açlıkla boğuşuyor. 11 Nisan 1917'de New York Times, İstanbul halkının durumunu şöyle özetliyor: “Açlık başlamış durumda. Orta gelirli ve emekçi sınıfların sefaleti nefes kesecek ölçüde. Tifüs salgınının önü güçlükle alınabilmiş. (…) Sokaklarda rastladığımız insanların yüzleri sarı, elmacık kemikleri zayıflıktan fırlamış, gözleri bütün anlamlarını yitirmiş; dik ve zayıf bakıyor. (…) Eskilerin en önemli gıdası çeyrek ekmek, peynir ve zeytin, 1.25 dolara zorlukla bulunabiliyor. Tereyağının kilosu 5, peynirin 7 ve zeytinin 1.5 dolar civarında…”
Hükümet, 1918'de İstanbul halkına ekmek bulabilmek için 3 milyon lira borç almak zorunda kalıyor.
Mayıs 1919'da Osmanlı, subay ve memur aylıklarını ödeyemez duruma geliyor.
Parasızlığa çözüm arayışları
II. Mahmut döneminde paranın adı ve şekli 35 kez değiştirildi.
16. Yüzyıl'dan itibaren akçenin değer kaybı önlenemiyor. Yabancı paralar akçe karşısında çok değer kazanıyor. Örneğin, 1611'de 1 florin, 200 akçeye yükseliyor.
17. Yüzyıl'da Osmanlı büyük bütçe açıklarıyla karşılaşmaya başlıyor. 1887/1888'den 1910/1911'e kadar, bütçe 4.2 milyar kuruş açık veriyor. (Eldem, s. 246).
Osmanlı, paranın tağşişi (değerini düşürme) yoluyla sorunu çözmek istiyor. 1810'dan itibaren paranın içindeki değerli maden oranı sürekli azaltılıyor. Paranın değerinin düşürülmesi, Yeniçeri isyanlarını, fiyat artışlarını ve kalpazanlığı körüklemekten başka bir işe yaramıyor.
Osmanlı, Rus Savaşı ve Küçük Kaynarca Antlaşması'ndan sonra 1775'te “Esham” yani “Hazine Bonosu” yoluyla iç borçlanmaya gidiyor. Zorunlu iç borçlanma olan “İmdadiye”ye ve özel kişilere toprak satışı anlamında “Malikâne Sistemi”ne başvuruyor. Olağanüstü hallerde alınan vergileri kalıcı hale getiriyor. 1770'lerde savaş masraflarını karşılamak için ölen şahısların terekesinin yüzde 60'ına zorla el koyuyor. Bazı tasarruf tedbirleri uyguluyor. Ancak yine de ekonomi düzelmiyor.
Osmanlı'da 18. Yüzyıl'da para basacak yeterli maden olmadığı için halk, bir emirle elindeki altın ve gümüş eşyayı devlete satmaya mecbur kılınıyor. 1789'da Şeyhülislam, “altın ve gümüş eşya kullanmak haramdır” diye bir fetva yayımlıyor. 1789 başında padişahın altın ve gümüş özel eşyaları, devlet adamlarının gümüş takımları darphanede eritilerek para basılıyor. İstanbul'daki Türk tüccardan 20.000, gayrimüslim tüccardan 12.000 okka saf gümüş isteniyor ve bunlar da eritilip para basılıyor. (Mübahat Kütükoğlu, Baltalimanı'na Giden Yol, s. 271)
Osmanlı'da 1780-1860 arasında enflasyon çok yükseliyor. Fiyatlar ortalama 12 ile 15 kart artıyor. 1814'te 1 İngiliz Sterlini 23 Osmanlı kuruşuna eşitken, 1839'da 1 İngiliz Sterlini 104 Osmanlı kuruşuna eşitleniyor. (Şevket Pamuk, Türkiye'nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi, s. 112). Kütükoğlu'na göre; 1839'da 1 sterlin 130-135 kuruşa eşittir. 1844'te 1 sterlin 110 kuruşa eşitleniyor. (Kütükoğlu, s. 233).
Osmanlı 1839'da piyasaya kağıt para ve hazine bonosu şeklinde “kaimeler” çıkarıyor. Kolayca sahtesi yapılabildiği için kısa sürede enflasyona neden olan kaimeler 1862'de piyasadan çekiliyor. 1876'da bir kere daha piyasaya “kaime” sürülüyor. Fakat onlar da üç yıl sonra kaldırılıyor.
Osmanlı,1844'te “altın lira” ve “gümüş kuruş” şeklinde çift metalli sisteme geçiyor. 1881'de çift metalli sisteme son veriliyor ve para birimi sadece altın üzerinden tanımlanıyor.
Osmanlı 1848'den itibaren Galata bankerlerinden, Kırım Savaşı'ndan sonra, 1854'ten itibaren de İngiltere ve Fransa gibi Avrupa ülkelerinden yüksek faizle borç alıyor. Borçları yatırıma yönelik olarak kullanamıyor. Bu yüksek faizli borçlarla Boğaz'da saraylar bile inşa ediliyor.
Osmanlı'nın 14 ve 15. yüzyıllarda Batılı ülkelere verdiği kapitülasyonlar, 18. ve 19. yüzyıllarda daha da genişletiliyor. Özellikle 1838 Baltalimanı Ticaret Antlaşması sonrasında Osmanlı pazarları İngiliz mallarıyla doluyor. Çünkü daha önce ithalat ve ihracatta yüzde 3 olan gümrük vergisi, ihracatta yüzde 12, ithalatta yüzde 5 oluyor. Ayrıca İngiliz tüccarlar, yerli tüccarların ödediği yüzde 8 oranındaki iç gümrük vergisinden de muaf kılınıyor.
Sonunda ne mi oluyor?
Osmanlı 1876'da borçlarını ödeyemeyip “iflas” ediyor. Bunun üzerine 20 Aralık 1881'de Muharrem Kararnamesi'yle alacaklı Avrupa ülkeleri Duyunu Umumiye'yi kurup Osmanlı'nın temel gelirlerine el koyuyorlar. II. Abdülhamit her şeyi; madenleri, demiryollarını, limanları, hatta tütünü, dahası elektrik, su, havagazı gibi tüm yatırımları yabancılara teslim ediyor. Osmanlı bağımlı hale geliyor.
İşin özü şu ki, coğrafi keşiflerin, Rönesans'ın, aydınlanma döneminin, Sanayi Devrimi'nin Batı'da yarattığı değişime ve dönüşüme uyum sağlayamayan Osmanlı, köylerin boşalması, üretimin azalması, ordunun bozulması, savaş masraflarının artması, vergi adaletsizliği ve paranın pul olması ile borç ve faiz batağına sürüklenip batıyor.
Atatürk etkisi
Cumhuriyetin 15. yıldönümünde hazırlanan Kalkınma Sembolü… 5K işareti kalkınma, kafa, kalp, kol, kuvvet anlamına geliyor…
İşte Atatürk, I. Dünya Savaşı'nın yıkımı sonrasında gırtlağına kadar borçlu, yokluk ve yoksulluk içinde, orduları dağıtılmış, toprakları işgal edilmiş, savaş yorgunu bir ülkede emperyalizme karşı bir bağımsızlık savaşı kazanmayı başardığı için büyük liderdir.
Atatürk, 17 Şubat 1923'te İzmir İktisat Kongresi'nde söylediği gibi kazandığı askeri ve siyasi zaferi ekonomik zaferle taçlandırıyor: Önce Osmanlı'nın tüm bağımlılıklarına son veriyor: Lozan'da kapitülasyonları kaldırıyor. Osmanlı borçlarını ödemeye başlıyor. Köylüyü ezen vergileri kaldırıyor. Tarlalar yeniden ekiliyor. Ülkenin dört bir yanında fabrikalar kuruyor. Türkiye üretmeye başlıyor. Türkiye üç beyazda; bez, şeker ve unda kendi kendine yeter hale geliyor.
1929 Dünya Ekonomik Krizi'ne rağmen 1924-1938 arasında Türkiye'nin büyüme hızı ortalama yüzde 8'in altına düşmüyor. 1889-1914 arasında Osmanlı'nın kalkınma hızı ortalama yüzde 2.2 civarındaydı. (Eldem, s. 316). Atatürk Türkiye'si enflasyonsuz, dış borçsuz kalkınıyor. 1923-1938 arasında GSMH 3 katına, kişi başına milli gelir 2 katına çıkıyor. 1923-1938 arasında, 11 yıl bütçe denkliği sağlanıyor, 3 yıl ise gelir giderden fazla oluyor. 1938'de Merkez Bankası'nda 36 milyon dolar döviz, 26 ton altın biriktiriliyor. Türk parası değerini koruyor.
Keşke çocuklarımıza Osmanlı'da paranın nasıl pul olduğunu, Osmanlı'nın nasıl iflas edip battığını ve Atatürk'ün nasıl kendi ayakları üzerinde duran bir Türkiye Cumhuriyeti yaratığını anlatabilseydik. Keşke!
türkiye dışında hayat nasıl?
aslında türkiye’dekine hayat diyebilmek biraz zor. türkiye’nin nasıl bir cehennem olduğunu buradan bakınca nedenleriyle çok net anlayabiliyorum. türkiye’nin neden cinsel açlığın afrikası olduğunu anlayabiliyorum. orada insanların neden birbirinin üstüne basarcasına mücadele ettiğini, herkesin neden gösteriş ve statü için birbirini parçaladığını anlayabiliyorum.
çünkü yeterli kaynak yok. para az.
türkiyedeki berbat kadın erkek ilişkisi dinamiğini yaratan biraz da bu. türkiye’deki bir kadın öncelikle karnını doyurup hayatta kalmak ister, daha sonra karşıdakinin kişiliği, aşk, romantizm gibi ıvır zıvır gelir. maslow abinin piramidindeki gibi. bu yüzden türkiye’de tanıştığım kızlar ilk olarak “ne iş yapıyorsun”, “ev kira mı”, “baban ne iş yapıyor” tarzı ekonomik gücü belirlemeye çalışan sorular sorarken buradaki kızlar o konuları pek kafalarına takmıyor çünkü kimse türkiye’deki gibi yokluk içerisinde değil.
türkiye’de kur nasıl diğer ülkelere göre yüksekse sevişme kuru da aşırı yüksek. erkeğin kısa süreli ilişki yaşayabilmesi için bile araba gerekiyor, ev gerekiyor, iş, maaş gerekiyor. hem de bu saydıklarım türkiye’de diğer ülkelere göre çok çok pahalı. ve sevişeceğin kızlar genelde patates gibi, spora gitmeyen, kendine bakmayan, sığ kızlar. erkek için tam bir cehennem türkiye.
bu çarpık kadın erkek ilişkisini yaratan bir diğer durum da ortadoğu-islam-doğu kültürü. buraya gelen çoğu türkte de bu kültürü görüyorum. kolay kolay kurtulamıyorlar. türkiye’de eğlenip güzel vakit geçirmek neredeyse en büyük günah. insanlar güzel vakit geçirdiğinde suçluluk hissediyor adeta, başlarına kötü bir şeyin gelmesini bekliyor. bunun üstüne gündemin ağırlığı her gün insanların sırtına üzüntü ve çaresizlik yüklüyor, ve bu yük biriktikçe insanlar iyice depresyona giriyor. çaresizlik kişilikleri haline geliyor. hayatı güzelce geçirmek yerine insanların aklında “vatan, millet, şehitler, terör, OHAL, darbe, örgütler, türklük, din iman, görev, feda” gibi karanlık düşünceler dolaşıyor. nasıl bir cehennemde yaşadıklarının farkında bile olmuyorlar. iyi bir yaşamın nasıl olduğu hakkında hiçbir fikirleri yok. en çekilmez, en rezil hayatı yaşayıp bir de bunun için şükrediyorlar.
iyi bir ülkede, iyi bir yaşamda böyle düşüncelerle kafanı meşgul etmezsin. en büyük derdin hangi aktiviteye katılacağın, akşam hangi partiye gideceğin, kimle görüşeceğin olur.
buraya geldiğimden beri hayatımda birlikte olmadığım güzellikte ve çeşitlilikte kızlarla birlikte oldum. eğer paranla değil karakterinle sevilmek istiyorsan türkiye yanlış adres. çünkü insanlar geçim derdiyle boğuşurken kimse karakteri umursayamıyor.
haberlere bakıyorum bazen, ben giderken bile durum çok kötüydü. şimdi iyice tımarhaneye dönmüş ülke. iyice fakirleşmiş. göçmen istilasına uğramış, dünyada itibarı kalmamış, kur almış başını gitmiş. insanlar daha fakir, daha gergin, daha depresif.
kimse türkiye’de yaşamayı hak etmiyor. altın bir tavsiye verecek olsam şunu derdim:
“imkanı olan bir dakika durmasın”
fitch, S&P, faizler
moodys'den sonra s&p ile fitch de türkiye’nin kredi notunu düşürdü.
yani ülke riskimizin yüksek olduğu tüm değerleme kuruluşlarınca tescillendi. artık dünya için “yatırım yapılacak” değil, “spekülatif” olarak değerlendirilecek bir ülke olduk resmen. spekülatif demek, riski seven yatırımcıların ara sıra macera aramak için uğrayacağı bir yatırım türü demek oluyor. bir nevi kumar.
bundan sonra kimse aklı başında, uzun vadeli yatırım yapmayacak türkiye’ye. uzunca bir süre hem de.
yüksek riskte ülkeye fon çekmek için daha yüksek faiz sunmak zorunda kalacağız.
fakirleşeceğiz, faiz yükselecek, enflasyon yükselecek, işsizlik yükselecek.
peki tüm bunların sebebi ne?
faiz mi?
hayır aptal olmayın. faiz sadece bu işin sonucu.
tüm bunların sebebi ülke riskinin artması.
risk neden arttı peki?
kısaca sıralayacak olursak; ülke yönetimi bir tarikata teslim edildi, tarikat darbe girişiminde bulundu, devletin yapısı ve işleyişinde büyük çöküş gerçekleşti, suriye’deki savaşta teröristlere destek olundu, teröristler bu sefer geri dönüp türkiye’de intihar saldırıları gerçekleştirmeye başladı, doğudaki teröristlerin çözüm süreciyle güçlenmesi sağlandı, can güvenliğini koruyabilmek sıradan vatandaşlar için bile ciddi bir endişe kaynağı olmaya başladı, baskı ve otoriterleşme arttı, yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü gibi konularda büyük gerileme yaşandı, ülke laiklikten uzaklaşmaya başladı, batıyla ve tüm komşularla ilişkiler kötüleşti, OHAL bitmek bilmez bir hal aldı, kimse önünü göremez oldu.
bunların her birisi ülkenin dünya gözünde riskini yükseltir. bu ülkede kendilerini ve paralarını güvende hissetmezler. bu riskin bedeli olarak da yüksek faiz beklerler tüm bu sıkıntılı durumlara rağmen paralarını türkiye’de tutmak için.
faizi düşüreceğim diye yırtınan bi arkadaş vardı ona da selamlar buradan. ne demiş atalar:
you can't fight what you don't understand.
faiz olayı ve pelin
baştaki cahillerin hakkında sürekli atıp tuttuğu faiz nedir?
kısaca özetlemek gerekirse faiz risk bedelidir.
risk nedir?
risk beklenen ile gerçekleşen arasındaki farktır.
mesela pelin ile cuma günü 6′da avm’de buluşacaktım, ama pelin son dakikada görüşmeyi iptal etti.
beklenen, buluşmaktı. gerçekleşen, son anda buluşamamak oldu.
yani pelin riskli biri.
risk yükseldikçe beklenen getiri de yükselir.
yani bir şey ne kadar riskliyse ona katlanmak için gereken getirinin de yüksek olması gerekir.
pelin beni ekti, pelin riskli birisi. o yüzden benim pelin’e katlanmam için getirisinin çok yüksek olması lazım. ya aşırı güzel olacak, ya çok iyi anlaştığım biri olacak, ya yatakta çok iyi olacak.
bu teoride böyle tabi. beni eken biriyle kolay kolay görüşmem ne kadar getirisi olursa olsun. neyse,
diğer yandan elif daha tahmin edilebilir birisi. gel deyince geliyor, git deyince gidiyor. elifle görüşmek istediğimde kafam rahat. gelir mi gelmez mi derdi yok, daha güvenilir. ama elifin riski düşük olduğu için ekstra bir getirisi olmasına gerek yok.
bunun türkiye’deki faizlerle ne ilgisi var?
türkiye de elif gibi, pelin gibi bir birey olarak düşünülebilir.
ama son zamanlarda riski çok yükseldi. kimsenin beklemediği şeyler yapmaya başladı.
OHAL, tutuklamalar, terör saldırıları, anayasa değişiklikleri, darbe girişimleri, otoriterleşme, radikal dinciliğin yükselişi, özgürlüklerin kısıtlanması vs gibi her şey riski yükseltiyor.
bu yüzden yatırımcıların türkiye’ye katlanması için gereken getiri oranı de yükseldi.
bu getiri oranı da “faiz” oluyor. yani dış yatırımcının türkiyeye parasını bıraktığı için istediği getiri oranı.
yani ben riskli pelin’e katlanmak için bir şeyler bekliyorsam yatırımcılar da riskli türkiye’ye katlanmak için uygun bir faiz oranı bekliyor.
vermezsen katlanmaz.
dolarını eurosunu alıp gider. şu an olduğu gibi. kur da bu yüzden yükseliyor.
çünkü dışarıda çok daha risksiz ve getirisi yüksek ülkeler var. kimse türkiye’ye bayıldığından yatırım yapmıyor.
ama baştaki cahiller bunu anlamayıp devlet kurumlarına baskı kurmaya çalışıyor faiz düşürmeleri için.
ne aptalca bir çaba.
bankalar faizleri düşürse bile kimse gelip parasını türkiye’ye koymaz. çünkü ülke riski çok yüksek.
ama getiri düşük.
bu şuna benziyor, pelin diyor ki ben it gibi davranacağım herkese, buluşmalara gelmem, kafama göre bir iyi bir kötü davranırım.
karşılığında da hiçbir şey vermem, ne sevişirim, ne yakınlaşırım, ne muhabbet ederim, ne duygusal destek olurum, ne hediye alırım, ne hesap öderim.
beni böyle çekeceksiniz.
öyle olursa kimse seni çekmez kusura bakma pelin.
faizler düşük olursa da türkiyenin bu riskli halini kimse çekmez.
baştaki cahillerin öncelikle ülke riskini düşürüp normalleşme yoluna girmeleri gerek bu yüzden.
ama işte kimden ne bekliyoruz ki.