Hakikat şu ki imamların mutlak olarak söyledikleri sözler ve evvelkilerin mutlak olan Şer'i naslar hakkında düştükleri hatalı durumun aynısı olan bir duruma düştüler. Onları ne zaman görseler "Kim şunu söylerse kafirdir" sözünü duydular ve akabinde belirtilen o sözü söyleyen herkesin kafir olduğuna itikad ettiler. Halbuki tekfirin belirli bir kişiye indirgenmesi belli şartların tahakkuk edip ve yine belli engellerin de ortadan kalkmasına bağlıdır. Mutlak tekfir ise şartları bulunmadıkça ve engelleri ortadan kalkmadıkça belirli muayyen kişiler için sabit olmaz.
Böylelikle ortaya çıkmaktadır ki mutlak ifadeli bu tekfir lafızlarını ıtlak eden İmam Ahmed ve bu genel hükümleri belirten tüm alimler, Cehmiyye fırkasından küfür sözlerini bizzat söyleyenler dışında kimseyi tekfir etmediler. Çünkü bir sözü söylemeye çağırmak, onu söylemekten daha büyüktür. Söyleyeni ödüllendirmek ve terk edeni cezalandırmak ise bu sözü söylemeye çağırmaktan daha büyüktür. Bununla birlikte İmam Ahmed, Cehmi olan ve vu fiilleri işleyen halifeye ve kendini hapsedip dövenlere dua etmiştir. Onlar için istiğfar edip, hakkını helal etmiştir.
İslam'dan çıkmış olsalardı onlar için istiğfar etmek caiz olmazdı. Çünkü kafirler için istiğfar etmek Kur'an, sünnet ve icma ile caiz değildir. İmam Ahmed'in ve başka imamların bu sözleri, Kur'an'ın mahluk olduğunu ve ahirette Allahu Teala'nın görülemeyeceğini söyleyen Cehmiyye'den muayyen kişileri tekfir etmediklerini gösterir.
İmam Ahmed'in bu konuda muayyen kişileri tekfir ettiğini belirten sözler de nakledilmiştir. Ancak bir konuda O'ndan farklı iki görüşün aktarılmış olması tartışma götürür bir meseledir. Yahut mesele tafsilata inilerek ele alınır ve muayyen kişileri tekfiri, onlar için şartların tahakkukuna ve engellerin de ortadan kalktığına kanaat getirmesine hamledilir. Bunlardan muayyen olarak tekfir etmediklerinin tekfir edilmeme sebebi de onlar için gerekli şartların bulunmaması ve engellerin ortadan kalkmamasına hamledilir.
Bu meselenin delilleri ise Kur'an, sünnet, icma ve muteber görüşlerdir. Bu meseleye Kur'an'dan delil şu ayetlerdir: "Hata ettiğiniz hususlarda sizin aleyhinize bir durum yoktur." Yine şöyle buyurur: "Rabbimiz hata edersek bizi bundan mesul tutma."
Sünnet'ten delil ise Sahih'te geçen ve Allah'ın kudretinden yana cehaletiyle şüpheye düşen ve Allah'ın kendisini tekrar diriltemeyip azap etmemesi için cesedinin yakılıp küllerinin savrulmasını emreden adamın kıssasıdır. Bu hadis ise yakini ilim ifade eden mütevatir bir hadistir. O'nun düştüğü bu hal ise iki azim asla (asıl olan) dönük bir durumdu.
Birincisi: Allahu Teala'nın her şeye kadir oluşuna taalluk eden Allah'a iman meselesidir.
İkincisi ise: Ahiret gününe imana taalluk etmesidir ki bu Allah'ın ölüleri tekrar diriltmesi ve onlara hak ettiklerini vereceği gündür. Bununla birlikte o, mücmel manada Allah'a ve ahiret gününe iman etmesi ve Allah'ın günahları nedeniyle ona azab edeceğinden korkması sebebiyle mağfiret edilmiştir.
Şüphesiz ki iman kısımlara ve bölümlere ayrılmaktadır. Kesin olarak bilinmektedir ki bu bapta hata yapanların ekserisinin Allah ve Rasulu'ne bir miktar da olsa imanları bulunmaktadır.
Her kim Allah ve Rasulü'ne iman eder de işitmemiş olmasından veya işittiği halde tasdiki gerektirmeyen bir yoldan gelmesinden veya kendisiyle mazur sayılabileceği bir te'vil nedeniyle başka bir manaya itikad etmesinden dolayı Rasulullah'ın getirdiği bazı şeyleri bilmez ve tafsili olarak o şeylere iman etmezse bu kişi Allah'ın kendisine mükafat vereceği, Allah ve Rasulüne iman edenlerden kabul edilir. Muhalefeti halinde tekfir edileceği şeylerde ise hüccetin ikame edilmemesi nedeniyle o meselelerde de iman etmiş sayılır.
Şeyhulislam İbn Teymiyye, Mecmuu'l Feteva 12/487