Ben düşmanıma siper almıştım. Vezirim tarafından vurulacağım nerden aklıma gelsin.

seen from Malaysia
seen from China

seen from Canada

seen from Morocco
seen from United States

seen from United States

seen from Malaysia
seen from Syria
seen from Canada

seen from Canada
seen from South Korea

seen from Canada

seen from United States
seen from Canada

seen from United States
seen from Canada

seen from Canada
seen from China
seen from China

seen from Canada
Ben düşmanıma siper almıştım. Vezirim tarafından vurulacağım nerden aklıma gelsin.
Kral Sarayında otururken, pencereden sesler gelmiş.
-Güzel elmalarım vaaaaaar!
Bakmış, yaşlı birisi, at arabasında elma satıyor. Etrafında müşteriler. Kralın canı çekmiş ve baş vezirini çağırmış Al sana 5 altın bana elma al Baş vezir, vezirlerden birisini çağırmış;
- Al sana 4 altın, koş elma al.
Vezir saray görevlilerinden birisini çağırmış;
- Al sana 3 altın, koş elma al.
Saray görevlisi muhafız komutanını çağırmış;
- Al sana 2 altın, koş elma al.
Komutan nöbetçiyi çağırmış;mış;
- Al sana 1 altın, koş elma al.
Nöbetçi çıkmış yaşlı ihtiyarı yakasından tutmuş ve
-Hey sen, ne bağırıyorsun? Burası han mı, yoksa saray mı? Defol buradan. arabana da elmalara da el koyuyorum.
Nöbetçi, muhafız komutanına dönmüş ve
-İyi dalavere çevirdim; İşte, 1 altına yarım araba elma.
Komutan saray görevlisine dönmüş;
- İşte, 2 altına bir çuval elma.
Saray görevlisi vezire dönmüş;
- İşte, 3 altına bir torba elma.
Vezir, baş vezire dönmüş;
- İşte, 4 altına yarım torba elma.
Baş vezir kralın huzuruna çıkmış;- İşte, 5 altına beş elma aldım kralım. Aynen emrettiğiniz gibi.
Kral oturmuş ve şöyle bir düşünmüş
-Beş elma beş altın. Bir elma bir altın ve halk elmalara hücum ediyor.. Hmm demek ki vatandaşın durumu çok iyi. Vergileri hemen artırmak lazım...!
Saw a chart going around Tumblr thanks to this post and I was compelled to organize all my fellas on here.
Emoji by @dzuk, of course.
KUR'ÂN-I KERÎM TALEBELERİ
Padişahın gözüne günlerdir uyku girmiyor. Zihnindeki soru beynini kemiriyor, bir türlü uyuyamıyordu. Kafasında dönüp duran soru şu: Ehli cennet kimdir, ben ehli cennet miyim?
Cevapta bulamaz sorusuna.. Bir gece yarısı yine uykusuz odasında.. Aklına veziri gelir. Vezir, çocukluk arkadaşı ve sır ortağıdır. Ona derdimi açayım bir cevap verir belki der, gece yarısı veziri çağırtır. Vezirler azl edileceği zaman gece çağrılırdı. Padişahtan haber gece yarısı gelince, vezir "Eyvah bir hata yaptım azl edileceğim" düşüncesiyle hazırlanır huzura gelir.
Fakat vezir gelinceye kadar padişah derdini anlatmaktan vazgeçer. Bu düşünceyi kalbime koyan Rabbim verecek cevabı der. Vezir gelir. Padişah; 'biraz sıkıntılıym sarayın dışına çıkıp dolaşalım' deyince vezir rahatlar.
Dolaşırken mezarlıktan semaya uzunan bir nûr sütunu görürler. Ne oluyor diye merakla giderler ki, 3 tane talebe oturmuş ders çalışıyor. Padişah 'siz ne yapıyorsunuz burada?' deyince, talebeler 'biz şu dergahın talebeleriyiz. Medresede kandillere koyduğumuz yağımız bitti. Bizimde ders çalışıp sabaha hocamıza dersimizi vermemiz lazım. Kandil yanmadığı için karanlıktayız, ay ışığında ders çalısalım diye buraya geldik' derler.
Padişah talebeleri alıp saraya getirir, kendi gelirinden dergaha aylarca yetecek zeytin yağı tenekeleri ile talebelere erzak koyar ve veziriyle talebeleri dergaha gönderir.
Arkalarından gözden kayboluncaya kadar bakar odasının penceresinden. Onlar gider, günlerdir kapanmayan göz kapakları gönlünün huzur bulmasıyla kendiliğinden kapanır, uykuya dalar.
O anda Efendimiz (aleyhisselâtu vesselâm) rüyasında teşrif eder ve şöyle buyurur: "Ey zamanın padişahı! Ehli cennet, o yardım ettiğin talebedir. O talebeler ki, halka dini anlatır. Haramı helali anlatır. Müslümanları günahlardan sakındırır. Onlar sayesinde din güçlenir. Namaz, doğru öğrenilip kılınır. Oruç doğru tutulur. Zekat bilinir ve doğru verilir. O talebeler ile baç öğrenilir. Gönüller ve cemiyyet huzur bulur. Onlara yaptığın yardım sebebiyle sende ehli cennetsin."
“Ölüm hepimiz için kaçınılmaz. Asıl önemli olan nasıl yaşamayı tercih ettiğimiz.” -Almee Carter
Sen yerini yadırgayan, ürkek bir yaraya dönüşüverdin ya kalbimde'
istanbul evliyaları.Alacaksan bir tane al, git.Karpuzları yaralayıp durma! beni de kumaşçı gibi zannetme padişah olduğuna da güvenme sopa ile kafanı kırarım
"Vezir bu kadar yeter! Karpuzcusu,kumaşçısı evliya olan yerde daha neler vardır kim bilir, yeter! Şimdi gidip kumaşçının paralarını verelim,adamcağız zarar etmesin" Devamını oku: https://www.nasihatler.com/gecmis-zaman-olur-ki/istanbul-evliyalari.html
Hem padişahın işi ne?
İşte o Nalıncı Baba’nın ibretlik kıssası;
Sultan Murat Han, o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşe ile üzüntü arasında gidip gelmektedir. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
– Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var? – Akşam garip bir rüya gördüm. – Hayırdır inşallah? – İnşallah hayrolur, öğreneceğiz. – Nasıl yani? – Hazırlan, dışarı çıkıyoruz. Padişah ve vezir, derviş kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefa’ya, Zeyrek’ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır.
MAHALLELİNİN ÖFKESİ
İşte tam o sırada gözüne yerde yatan bir ceset ilişir. Hemen sorar: – Kimdir bu? Ahali: – Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın, serhoşun biri işte!.. – Nerden biliyorsunuz? – Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz!
AYYAŞ VE MİMLİ KADIN DÜŞKÜNÜ Bir başkası tafsilata girer: – Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar Çarşısı’nda çalışır. Nalının hasını yapar… Ancak kazandıklarını içkiye, fuhşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerede mimli bir kadın varsa takar peşine. Hele yaşlının biri çok öfkelidir: – İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu? Hâsılı, mahalleli döner ardını gider. Tam vezir de toparlanıyordur ki padişah merakla sorar: – Hayırdır, sen nereye? – Bilmem, bu adamdan uzak durmak istersiniz sandım. – Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem… Ama biz gidemeyiz; adam ne olursa olsun bizim teb’amızdır. Defin işini halletmek gerek. Bir nurdur aydınlanır alnında CENAZEYİ BİZ KALDIRALIM
Vezir hemen bir çare önerir: – İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar kurtuluruz vebalden. – Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha. – Doğru ya! Peki, ne yapmamı emir buyurursunuz? – Dervişliğe devam edeceğiz bir süre daha! Naaşı kaldırmalıyız en azından. – Aman efendim, nasıl kaldırırız? – Basbayağı kaldırırız işte. – Yapmayın etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini… – Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız. – Şurada bir mahalle mescidi var, ama… – Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin? – Ne bileyim, Ayasofya’dan, Süleymaniye’den, en azından Fatih Camii’nden… – Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkânı çoktur. Orada bizi tanıyanlar çıkar. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin. Hadi yüklenelim…
PADİŞAH NAAŞI YIKAR KEFENLER Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah, bakır kazanları vurur ocağa… Usulü erkânınca bir güzel yıkarlar ki naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzünde bir beşâşet hâsıl olur. Hem manalı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın da, vezirin de kanı ısınmıştır bu adama. Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine de bir hayli vardır. Bir ara vezir, sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır ve: – Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba… – Neden, ne yaptık ki? – Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki de yetimleri? – Doğru dedin. Öyleyse sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim. Vezir cüzüne, tespihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir. – Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar. Neden sonra silkinip konuşmaya başlar: – Biliyor musun oğlum? diye dertli dertli söylenir… Bizim efendi bir âlemdi, vesselam… Akşamlara kadar nalın yapardı. Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya! – Niye? – Ümmet-i Muhammed içmesin diye… – Fesübhânallah!.. – Sonra, malum kadınların ücretlerini öder, eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı, aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinleyin bakalım… O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara.. Mızraklı İlmihal, Hüccet-i İslam okurdum… – Allah Allah! Millet ne sanıyor hâlbuki… Padişahın işi ne? – Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescitlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi; tekbir alırken Kâbe’yi görmeli… – Öyle imam kaç tane kaldı şimdi? – İşte bu yüzden Nişancı’ya, Sofulara uzanırdı ya… Hatta bir gün: – Bak efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada… – Ne dedi peki? – Kimseye zahmetim olmasın, deyip mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın? – Merak ettim şimdi cevabını! – Önce uzun uzun güldü, sonra; – Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?