kaygılı bağlanma üzerine: aşk acı çekmek midir?
gerçek aşk çok acı çekmek, ayrılınca birdaha hiç kimseyi sevememek, uğruna her engeli aşmak mı?
bu soruya tarih şöyle cevap verir: evet.
eskiden avcı toplayıcı toplum dolayısıyla kadın avlanması gereken üstün bir değerdi. erkek kendine katmak için bir mücadele vermek,kendini kanıtlamak zorundaydı. bu kaybetme korkusu,bence evrimsel olarak kaygılı bağlanmanın temeli olabilir.
kadının ise o dönemdeki kadınlarla rekabeti, erkeğin duygusal yatırımını kendine,fiziksel yatırımını çocuklarına bırakması korkusu ile kıskançlık duygusu oluşmuş ve bu da kaygılı bağlanmanın temellerini atmıştır.
yani kaygılı bağlanma; savaş ya da kaç tepkisiyle oluşmuş,hayatta kalma ve avlama mekanizmasıdır.
tarihi biraz daha ileriye sardığımızda orta çağda soylu prensesler için yapılan düellolar,imkansız aşklar ve uzun süren güvercinle haberleşmeler var.
karşındaki insan hayatta kalacak mı belli değil, belki mektubu aylar sonra gelecek. tetikte beklemek zorundasın.
ilk aşk teması işte burada ortaya çıkıyor.
insanlar kendi içlerindeki bu duyguyu yazmak için mitolojileri kullanmışlar. hades,kendine mahkum etmek için persephone'yi almış... daphne,eratonun aşkından kaçabilmek için kendini bir ağaca dönüştürmüş. ya da shakespeare'nin romeo ve juliet'i insanlardaki kültürü etkilemiş ve tamamen bir söylem haline gelmiş;
"aşk imkansızlıktır, aşık oluyorsan acı çekmelisin,bu bir erdemdir."
anakronizm ile çarpıtmak yersizdir. o dönemde mutluluk diye bir kavram yoktu. aşk güzel bir duygu değil zehir olarak görünüyordu ancak büyüleyiciliğine kapılıyorlardı,işte burada kaygılı bağlanma bir sistem olarak aşkın içine konuldu. aşkın içinde korku ve savaşma olmalı denildi.
zaman ilerledi,bir sürü şiir yazıldı,bir sürü insan sevgilisine yalvardı,
scorpions still loving you derken olmayacak bir ihtimalin üzerine gitti,this i love şarkısında acısını ses ritmiyle duyurdu,oscar wilde bu yüzden herkes öldürür sevdiğini dedi. anadolu coğrafyasında türküler yazıldı, aşık veysel kaçan eşinin ayakkabısına para sıkıştırdı,leyla ile mecnun gelip geçti...
ve hepsine "büyük aşk" dendi.
günümüze geldiğimizde ise bu kavramlar yeniden sorgulanıyor. eskiden kaygılı bağlanmak devrin gereğiydi zira tahakküm her türlü şeyi alıyordu, aşkı bile. güvenli bağlanma ortamı yoktu. eziyetler görmüş,yine de vazgeçmemişler
ama asıl eziyet bunca erişilebirliğin olduğu dijital çağda eskilerin kalıplarını sürdürebilmektir.
herkesin özgür olduğu bu dönemde bir insanın hayatını kısıtlamak,yormak aşk değildir. kontrol ihtiyacıdır.
kendi hayatında kontrol sahibi olmadığın için karşı tarafı kontrol etmeye çalışıyorsun. o gitmesin istiyorsun çünkü kendini değersiz hissediyorsun ama davranışlarınla bunu zaten karşı tarafa iletiyor ve daha çok gitmesine neden oluyorsun.
işler her seferinde tekrarladığı halde bu oyundan vazgeçmiyorsun çünkü o insanı değil o duygusal yoğunluk hissini seviyorsun. bir şeyleri hissettiğini kendine kanıtlamak için acı çekiyor ve hissediyorsun.
erişilebilirliğin bu kadar arttığı dijital çağda kontrolculugu romantize etmek eski kafalılılık değil bile bile lades demektir.
theres so much fish on the sea klişesine girmeyeceğim ama o insanı takıntı haline getirmeni sağlayan etken onun unutulmaz olması,senin çok seviyor olman değil aile dinamiklerini çözememiş olman ve gizli gizli bu kurban psikolojisinden haz alman.
çünkü onlar bana bunları yaptı,ben çok saf sevdim dersen kimse senin hatalarını sorgulamayacak pışpışlamaya devam edecektir.
ilişkiler tatildir,iki insan birbirinin yanında dertleri birbirleriyle olmamalıdır,dış dertleri ilişki içine sokmamalı geçmişle yaşamamalıdır.
belki de biraz büyüme vaktin gelmiştir. herkesin kendi hayatı ve odağı var. gitmek isteyene önünde dağ olsa duramazsın ama bir insanı sürekli gitmeyeceksin değil mi diye darlarsan en gitmeyecek insan bile gider.
anı yaşa. her etkileşim derin ve anlam yüklü olmak zorunda değil.
yolun sonucu değil yol önemli. her insan sende iz bırakır ancak bu izleri kanatıp kendine "bak,kanadı,demek ki değer!" diye düşünüyorsun.
hayat akıyor,kendine şans verip aslında bir insana sadece insan olarak yaklaştığında bu hislerin ne kadar boş olduğunu hissedeceksin.
çünkü hayat aşktır ama aşk hayat değil promosyonudur.