Doctor Who - The Twelfth Doctor Era - Complete Gifset
“You wait a moment, Doctor. Let’s get it right. I’ve got a few things to say to you. Basic stuff first. Never be cruel, never be cowardly… And never, ever eat pears! Remember, hate is always foolish, and love is always wise. Always try to be nice, but never fail to be kind. Oh, and you mustn’t tell anyone your name. No one would understand it, anyway. Except… Except children. Children can hear it… Sometimes… If their hearts are in the right place, and the stars are, too, children can hear your name. But nobody else. Nobody else, ever. Laugh hard… Run fast… Be kind. Doctor, I let you go!”
▬ The Twelfth Doctor
Dile kolay, 3 yıldır bekliyoruz 4.Sezonu. Her ne kadar geçen sene bir özel bölüm izlemiş olsak da 3.Sezonun çarpıntı yapan finalinden sonra 3 bölümlük yeni sezona ihtiyacımızı kamçılamaktan başka bir şeye yaramış değildi TAB. Bekleyiş uzun, beklenti tavan… Bu yazıyı yazdığım an itibariyle 4. Sezona dair içimdeki heyecan dalgalarında sörf yaptığım o günleri özlemle anıyor, berbat 2016’nın bile en azından bu açıdan 2017’den daha iyi olduğunu düşünüyorum. 1 haftadır Sherlock 4. Sezonuna karşı kızgın ve kırgınım. Aynı zamanda ayağa kalkıp alkışlamak ve teşekkür etmek istiyorum. Sırf bu ikilem bile ruhumu bulandırıyor, 1 hafta gibi bir süre geçmesine rağmen duygu oranlarımın düşmesini engelliyor. Şahsi takvimimin kalabalık olması nedeniyle söylemek istediklerimi yazıya dökemedim lakin şimdi bu ihtiyacımı karşılamak için uzun bir yazıyla karşınızdayım. Her kim okuyor ve okutuyorsa, uzun bir aradan sonra, merhaba.
Aslında oturup sezonu olay örgüsü bakımından değerlendirmek istemiştim. Ancak geçen süre boyunca birçok yerde duble yol genişliğindeki plotholelar konusu dillendirildiği için tekrara düşmek istemedim. Ortalama insan ömrünü de düşünerek, benim yazmayı, sizin de okumayı bitirebileceğiniz bir şey olmasına özen göstermeyi deneyeceğim.
Bu nedenle karakter bazında bir şeyler söylemeye karar verdim. Aslına bakarsanız benim için karakterin sunumu en az olay örgüsü kadar önemli bir konu ve hatta bazen alt metnin işleniş şekli olay örgüsünden ön planda oluyor. Sherlock gibi “olay” bakımından zengin bir dizide karakterlere odaklanmak doğru bir tercih değilmiş gibi görünebilir ancak “davaları” zengin kılan şey buradaki detaylardır. Sherlock ilk bölümünden beri ufak detayları sağa sola akıllıca serpiştiren ve resmin bütününe baktığınızda sizi oldukça tatmin eden bir dizi. Ancak en büyük artısı detaylar olan bu dizinin felaketi de yine o detaylardan oldu. Evet, bunu açıkça söyleyim; Sherlock dizisi felaketi yaşadı.
Geçtiğimiz sezondan sonra 4.Sezonun en karanlık sezon olacağını öğrendiğimde içimdeki kıpırtıları hatırlıyorum. Çünkü karanlık demek angst ve karakterlerin içyüzüne inmek demekti. Özellikle 3.Sezondaki “alacakaranlık” tonlar, 4. Sezonun geceyi yaşatacağını düşündürüyordu. 4. Sezon oldukça karanlıktı, doğru. Bunda kapalı alan çekimlerinin etkisi de vardı. Ayrıca izlediğimiz, benim kast ettiğim “gece” değil, “bulanık havadan” ibaretti. TFP ile fırtına koptu, sel götürdü ve Sherlock “derin sulara” gömülerek tv tarihinde yerini aldı.
Dedim ki, tek tek karakterlere bir bakayım. Oradan genel bir kanı oluşur zaten.
MRS. HUDSON
Dizinin artılarından birisi yan karakterlerin işleniş şekli. İlk sezondan beri “hizmetçimiz olmayan” Bayan Hudson(böyle yazınca yadırgıyorum, Mrs şeklinde kullanacağım galiba), bu sezonun efsane detayı haline geldi. Belki de Mofftiss’in yazdığı en başarılı kişi oldu. Sürprizlerle dolu ve eğlenceli bir karakter olduğu belli. Baker Sokağı onsuz olmaz gerçekten. Aslında dizide normal sayabileceğimiz bir karakter olmadığı için kadının bu sezon yaptıklarını yadırgamadım, hatta hoşuma gitti.
Tek bir şey dışında; “Evimden çık, seni sürüngen!”
Fragmanda bu sahneyi gördüğümde Mycroft’un bu cümlenin söylenmesine neden olabilecek bir şey yapmış olabileceğini düşündüm elbette. Ama hayır, o tepkiyi kesinlikle hak etmiyordu. Yani o kadar keskin bir tonlamayla söylenmesi beni şaşırttı. Sonrasında TFP’de yine Mycroft’a laf sokması her ne kadar güldürse de, anlamlandıramadığım bir şeydi. Özellikle Mycroft’un yaklaşımında herhangi bir “sıra dışılık” olmamasına rağmen bu kadar iğnelenmesi yersiz geldi bana.
TLD kesinlikle Mrs. Hudson’ın rol çaldığı bölümdü ve karakterin bu kadar parlamasına izin verdikleri için Mofftiss’e teşekkürü borç bilirim.
LESTRADE
Sezon finalinde var mıydı, dikkat etmedim(!) TFP ile harcanan bir karakterdi. Son sahnede ilk bölüme güzel bir selam göndermek için kullanıldı, o kadar. T6T sevdiğimiz Greg Lestrade’ı sundu gerçi lakin final bakımından gözler onu aradı.
Sherlock ile daha uzun bir geçmişleri olması nedeniyle konunun bu kadar şahsileştiği hikayede daha çok Lestrade detayı görmek isterdim. Ayrıca Sherlock ne demeye Mycroft’u “Greg’e” emanet ediyor, bunu açıklayabilir misiniz? Koca bir Mystrade shipi var ama devasa bir Johnlock varlık sorunu yaşarken kim bu boşluğu bir ship ile kapatabilir ki?
Greg dizinin “abi” karakteri, bazı şeyleri hak ediyor lakin çoğunu bulamadı.
MOLLY
Molly Hooper puzzle parçası gibi bir karakter. Boşlukları doldurmak için harika kullanıldı. TFP’deki sahnesini de buna dahil ediyorum. Özellikle de sahnenin son dakikada izlediğimiz versiyonuna kavuştuğunu düşünürsek. Molly’nin varlığı dizideki “arkadaşlık” oranı için oldukça önemli iken tek taraflı romantik ilgisinin midenizi yakacak derece kullanılması hem takdire şayan, hem de rahatsız edici. Sherlolly shipi hiçbir zaman tabağımda olmadı. Molly’nin “ilgisini” kullanan tek Sherlock değildi,Mofftiss de finalde bunu güzel kullandı. Aslında Sherlock’u “insanlaştıran” önemli bir detay oldu Molly Hooper. Tabutu parçaladığı sahnede canı gerçekten yandı Sherlock’un, çünkü kız kardeşi “Molly Hooper benim yüzümden değil, senin yüzünden mahvoldu. Bomba mı, sen daha çok zarar verdin ona” demişti. Lakin “I love you” sahnesini biraz zorlama buldum. Evet, amaç olarak güzel bir düşünülmüş lakin izlerken sizi çok zorluyor. Bir yerlerde bir şeyle uyuşmuyor. Genel olarak TFP’nin tamamı bu şekilde olduğu için bu sahne bile kurtarmıyor bölümü.
Molly’nin küçük Rosie’nin vaftiz annesi olacağını tahmin etmek zor değildi elbette. Molly Hooper fazlasıyla yardımsever birisi. Ve güvenilir. Birisine canınızdan daha kıymetli bir şey emanet edecekseniz, o da evladınızdır. Bu konuda Molly Hooper’dan iyisini bulamazsınız.
Moffat’in malum sahneden sonra Molly hakkında yaptığı çirkin yorumu düşününce aynı karakteri bu adam mı yarattı diye düşünmeden edemiyorum. Hayır canım, o son sahnedeki gibi her şey güllük gülistanlık olamaz. Molly’nin duyguları her zaman biliniyordu ama ilk kez bu kadar açık konuşuldu. İlk kez bu kadar can yakıcı bir husus oldu. O bununla yaşamayı öğrenmişti, ta ki duyguları bir bilmece uğruna kanatılana kadar. Evet, hayatını kurtarmak için o telefon konuşması yapılmıştı lakin o bunu biliyor muydu? “Hmm, öyle mi? Peki, sorun değil” diye geçiştirilebilecek bir husus mu sizce? Ve hemen bölüm sonrasında yazılan Sherlolly ficleri ile “düzeltilmesi” mümkün değil. Hayır Moff, Molly Hooper senin tarif ettiğin gibi sığ birisi değil. Ne yazık ki Sherlock gibi sen de bir kadının aşkını malzeme olarak kullandın lakin Sherlock gibi bundan ders çıkaracak derinliğe sahip değilsin. İlginç ama tüm can sıkıcılığıyla gerçek bir durum.
MARY MORSTAN
Ah. Fandom tarafından karışık duygular beslenen bir karakter. Geçen sene Düşünyeri’nin Mary bölümünün sonunda şöyle bir not düşmüştüm: “Mary’yi fandomda “kötü karakter” olarak kabul eden bir kesim olduğunu biliyorum. Onların aksine Mary Morstan karakterini çok seven birisiyim. AGRA hikayesinin netice olarak olumsuzluklar getirme olasılığı var elbette, yine de onu Moriarty ya da Magnussen ile aynı kefeye koyup “düşman” olarak göremiyorum. Ayrıca “Johnlock” için faydalı bir karakter olarak görüyorum; bence Holmes ve Watson Mary yüzünden “ayrılmış” olmadı, aksine sayesinde bir araya gelecekler”. En azından Mofftiss ile bu konuda aynı düşünceyi paylaştığımı söyleyebilirim rahatlıkla. Mary karakterinin sunum şeklini çok beğendim. Belki burada eleştirilebilecek tek bir husus var, Mary Morstan’ın eski bir tetikçi olarak çizilmesi. Ancak bu tercihi yaptıktan sonra atılan her adım doğru ve karakterin sonu canon bakımından doyurucuydu.
ACD Mary Morstan ile bir tercih yaptı. John Watson karakterini evlendirerek bazı şeyleri açıklığa kavuşturmaya çalıştığını düşünüyorum(aşağıda değineceğim). Ana karakterlerden birinin hayatını başkasıyla birleştiriyorsunuz ve perde arkasında bu kişiyi öldürüveriyorsunuz. Ve adam hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edebiliyor. Karakterleri çok daha detaylı işleyen diziden bunu bekleyemezsiniz. Ve Mary gibi bir karakterin Sherlock ile John’un arasına dahil olması için “dümdüz” olmaması gerekiyordu, bu nedenle “A.G.R.A.-Rosamund” geçmişi harika bir fikirdi.
Mary nefretinin arkasında Johnlock’u bozan ve Sherlock’un “teknik olarak” öldüren kadın fikri var. Absürt değiller elbette. Ancak ben o pencereden bakmıyorum. Yine Düşünyeri’nden alıntı yapacağım:
“Hayır, suçlu kendisiydi. Çok büyük bir hata yapmıştı. Danışman dedektifi vurmak değildi bu. Hamileliği de değildi. John’a yalan söylemek hatadan ziyade onun sonucuydu. Hatası aşık olmaktı.
Aşık olmasa Mary Morstan, Mary Watson olur muydu? Hayır. Hele ki Sherlock Holmes döndükten sonra. Kurduğu denklemde dedektifi ölü olarak ele almıştı, değişen dengelere karşı John’un sevgisine güvenmişti. Nasıl da yanılmıştı oysa. Evet, Sherlock Holmes o akşam restorana giriş yaptığında oyunun kuralları değişmişti ancak dengeyi bozan şey John’un zerre kadar azalmayan sevgisi olmuştu.
O tetiğe bastığında tam da sonradan Sherlock’un açıkladığı gibi kurşunu ince bir ayarla dedektifin göğsünün ortasına saplamıştı. Öldürmek mi? Çocuk oyuncağı. John’un bir şekilde şüphelerden arındığı düşünülse dahi Sherlock’u ikinci kez kaybetmesi fikrini kaldıramayacağını biliyordu. Sherlock Bayan Watson’ın kendini vuramayacağından emin bir adım atarken yanılmamıştı. Zira ateş eden AGRA, hedef alan ve ambulansı arayan Mary’ydi. Kafasının içinde Mary’ye Sherlock’u öldürmediği için oyunu kaybettiğini bağırıyordu AGRA. Hastane odasında dedektife John’a anlatmamasını söylerken de kaybettiğini bile bile çırpınıyordu bu nedenle. Sherlock’un bunu tıpkı Magnussen gibi şantaj amaçlı kullanacağını dahi düşünmüştü. Ama lanet olası adam zaaflarını kullanarak onu alt etmesini bilmişti.
Hormonlar. Her şeyi çorbaya çeviren şey buydu. Sadece hamileliğin getirdiği dengesizlikten bahsetmiyordu tabii. Aşkın kendisi de hormonal bir çalkantı değil miydi zaten?”
AGRA o zamanlar bir kişi olarak düşünülmüştü elbette.
Mary’nin zayıf olduğu bir nokta, bu kurguda ele aldığımın aksine kalmak değil de gitmek oldu. Yazdığım bölümde şöyle bir ifade var; “Sherlock’u kendisinden daha güçlü kılan şey, her şeyi geride bırakıp gidebilmesi”. T6T bölümünde ise gerçekten çekip gitti Mary. Evet, bunu ailesini korumak için yapmış olabilir ancak yaşadıkları her şeyden sonra John’un da dediği gibi oturup konuşmaları gerekiyordu. Böyle yapmadı, çünkü hâlâ korkuyordu. Magnussen korkularının girizgahıydı sadece. Geçmişi bir kabus gibi tepesine çöken birisi her ne kadar aile hayatına sahipse de bir tetikçi kafasıyla hareket ediyor. Yine de bencilce bir davranışa dönüşüyor bu. Çünkü Sherlcok ve John ile birlikte mücadele etmek varken bir anne olarak evladını “terk edip” maceraya atılıyor. Bu da aslında evliliklerinin göründüğü kadar iyi işlememiş olduğunun işareti. Zaten bunun bir diğer sonucunu da John’da görüyoruz.
T6T olması gereken bir bölümdü. Ve ne yazık ki 4. Sezonun tek sağlam davasıydı. Evet, genel anlamda 13 bölüm içerisindeki en iyisi değildi lakin ana hikayede o çok beğendiğiniz ASiB bölümünden çok daha önemliydi(Sezon açılışı ve dava olarak eline su dökemez tabii). Mark Gatiss’in başarılı bir bölüm çıkardığını düşünüyorum. Bölümdeki eksiklikler, genel anlamda hikayenin aceleye getirilmesinden kaynaklanıyor. Özellikle vurulma sahnesinin tam oturmadığını hepimiz söylüyoruz. Bunda sahnenin canlandırılma/çekilme şeklinde bir sorun var, yoksa Mary’nin Sherlock’un önüne atlamasında herhangi bir sorun yok.
Ki bu şekilde ölmesinin karakterler için ne kadar büyük bir dönüm noktası olduğu malum. Yukarıda bahsettiğim ve hoşuma giden karanlık detaylar bunlar işte.
Yine Düşünyeri’nden bir alıntı yapıyorum izninizle:
“İki adam birbirlerine bu kadar değer veriyorken kendini üçüncü gibi hissetmesi normal değil miydi? John’a Sherlock’a aşık olduğunu söyleseniz bunun dünyanın en saçma şeyi olduğunu ve bu göndermelerden bıktığını söylerdi. Haksız da sayılmazdı, John’un Mary’e karşı hisleri klasik aşk tanımına girerken Sherlock’a karşı duyguları daha farklı bir duygu bulutuydu. Dedektifin ölü olduğu dönemlerde hakkında sıkça konuşmazlardı çünkü konu John’a acı veriyordu. Ancak doktorun ara sıra anlattığı şeylerden hayatının önemli bir bölümünün kesilip atıldığı hissine kapılıyordunuz. Sherlock Holmes küçüklüğünden beri beraber oynadığı bir çocukluk arkadaşı gibiydi sanki ya da her zaman arkasını kollamak zorunda kaldığı küçük kardeş. Bazı anlarda, küçücük bir zaman kırıntısında, John’un gözlerinde kendine dahi itiraf edemeyeceği duyguların ışıltısını görüyordu Mary. O yüzden dedektifin bu ilişkide her daim yer alacağını biliyordu. Emin olduğu bir şey vardı, Sherlock dönmesine rağmen bu nikah kıyılmışsa John’un Sherlock’a olan hislerini Mary ile olan evliliğinin arka planında yürütebileceğini düşünmesinden dolayıydı.”
Benim gördüğüm Mary bu şekildeydi. Ve 4. Sezonda izlediğim Mary de buna paralel çizildi. Gerek John’un zihnindeki, gerekse o iki adamı çok iyi çözümlediği için ölümünden sonrasında bile onlara seslenen kadın Sherlock Holmes ile John Watson’ın birbirlerini tamamladıklarını biliyordu. Gerçi dizinin finalinde son sözün ölü Mary Watson tarafından söylenmesi çok da hoşuma giden bir şey olmadı. Evet, tüm o sahneler yine olabilirdi fakat şöyle bir şey ile bölüm bitseydi daha çok hoşuma giderdi:
(221B toparlanmıştır artık. İkili meşhur kapının arkasında koridorda karşı karşıya durmaktadır)
JOHN: Pekala, şimdi ne olacak?
SHERLOCK(kaşkolunu boynuna geçirir): Oyun, John… Oyun tekrar başlıyor.
(Sherlock kapıyı açar, John yüzünde hafif bir gülümsemeyle onu izler ve kapıyı tokmağından tutarak kapatır. Hafif yamulmuş tokmağın üzerindeki 221B yazısıyla ekran kararır)
MORIARTY
Sanırım Moriarty’nin dönüşü fikrine soğuk yaklaşan ve bölümdeki konumundan dolayı hayal kırıklığına uğramayan ender insanlardanım. Mofftiss’in bu kadar çok hatalı karar verdiğini düşünürsek, zararın neresinden dönersek kârdır diyorum.
Andrew Scott’ın Moriarty’sini çok seviyorum. İlk 2 sezonda sergilediği performans çok lezzetliydi. Karakterin ince ince işlenişi ve oyuncunun canlandırmak yerine yaşaması BBC Sherlock’un dimdik durmasını sağladı. Moriarty’nin hikayesi o çatıda bitmeliydi ve öyle de oldu. Lakin gerek 3.,gerekse 4.Sezonda “dönmesini” bekleyen tonlarca izleyiciyi görünce, insanların doyumsuzluğunu anlamakta güçlük çektiğimi belirtmem gerekiyor. İzleyiciler böyle sevimli bir kötüyü çok beğenmişlerdi, TRF dram dozu yüksek ve zeka işlemelerinin parladığı bir bölümdü. Kusursuz değildi ama doyurucuydu. Ve bizim Sherlock dizisini neden sevdiğimiz sorusuna verilecek en güzel cevaptı. Bu nedenle insanların bu kadar iyi bir şeyi tekrardan görmek istemeleri normal. Ama yanlış. Çünkü ACD sadece Moriarty ile koskoca Sherlock Holmes karakterini oluşturmadı. Evet, SH denildiğinde akla gelen ilk kötü karakter o. Lakin kendi hikaye çizgisi var ve biz onu sündürmekle yaratıcılığını öldürüyoruz. Mofftiss besili bir süt ineği misali, Moriarty’i sağa sağa bitiremedi. Çünkü her daim ilgiyi üzerlerine çekmek istiyorlardı ve her geçen gün ellerindeki malzeme zayıflıyordu. Neden herkesin sevgilisi Moriarty’i sahnelerin arasına serpiştirmeyelim?! Zihin sarayı olur, uyuşturucu kafası olur, flashback olur, önceden kaydedilmiş videolar olur… Ama bunların hiçbirinde gerçek anlamda Moriarty’i izlemeyiz, sadece Sherlock’un zihnindeki artıkların manipüle edilmesinden ibarettirler. Ve izleyicileri “zekice ölümü kandırma planı” yönünde bir umuda sürükleyelim. Aslında dizinin gerçekliği içinde en saçma şey, üçüncü bir karakterin de aslında ölmediğini söylemek olur ama o kadar çaresiziz ki, insanları buna yönlendirmenin kaymağını yiyoruz.
Yine Düşünyeri’nden bahsedeceğim. Ürün yerleştirmeye döndü ancak 1 yıl öncesinde yaptığım karakter inceleme detaylı bir çalışma olduğu için neler düşündüğümü objektif olarak yansıttığı kanısında olduğum için atıf yapıyorum. Jim Moriarty de bir bölüme sahipti ancak yazdığım diğer bölümlerin konseptinden farklı olarak, Sherlock’un “halüsinasyonu” olarak yer alıyordu(Mary’nin John’un halüsinasyonu olması gibi). Evet, ben de ondan faydalanmış oluyorum ancak dizinin yaptığından daha alt seviyede olduğunu sanmıyorum. Çünkü benim derdim vaka yazmak değil, karakterlerin neler düşündüğünü/yaşadığını “gerçek olmayan” anlarda su üstüne çıkmasını sağlamaktı. Şöyle bir sahne vardı bölümde:
““Hâlâ ‘nasıl’ ile uğraşıyorsun.” İrlandalı, ellerini arkasında bağlamış vaziyette sandalyeye doğru yürüyordu. “Neden buradayım Sherlock?”
“Neden senden cevaplar almak isteyeyim ki?” Sherlock’un sesindeki belirsizliğe rağmen Jim Moriarty sadece dedektifin duyabileceği bir kahkaha attı, “İşte bu, Sherlock, bravo! Cevaplar arıyorsun çünkü cidden çok boktan bir durumun içindesin şu an. Ucuz romantizmle bezeli dandik bir casusluk hikayesi gibi. Karakterlerin hiçbirinin sana faydası olmayacağını bildiğine göre, yol gösterici olarak beni seçmen çok doğal değil mi?”
Sherlock’un üzerine doğru eğildi ve yüzündeki manik ifadeyle devam etti, “Bu sefer sert kayaya çarptın, Sherlock Holmes. Sevgili doktorunun karısı sağlam bir sürpriz yaptı. Güzel bir karışım oldu açıkçası; eski bir tetikçi ve mide bulandırıcı bir şantajcı. Bunların beni hatırlatması gerçekten gurur verici.” Bir an duraksadı, “Gerçi Magnussen’in iticiliği hariç. Çünkü ben şirinim.”
Sherlock üzerine eğilmiş adama iğrenerek baktı. “Tıbbi uyuşturucularla bulanmış düşünce haritamda kendine yakıştırdığın nokta şaşırtıcı değil ancak yönlendirmelerin ve yöntemlerin önümdeki problemleri çözme konusunda zerre kadar paya sahip olamazlar. Sen kaosu temsil ediyorsun, sorun çözümden ziyade yıkımla istediğini elde etmenin peşindesin. Evet, senin yöntemlerinden faydalanabilirdim, hâlâ senin ağını çökertmeye çalışıyor olsaydım tabii.”
Moriarty’nin yüzündeki gülümseme genişledi, “Hayır, Sherlock. Ardımda bıraktığım şeylerle oyalanmana benzemiyor bu. Küçük kurnazlıklar ile Magnussen’i çözemeyeceğini anlamış olman lazım.”
Dedektif başını çevirip çağrı tuşuna uzandı. Basmadan önce duraksadı biraz, odaya birilerinin gelmesi Moriarty’nin kaybolacağı anlamına gelmiyordu. Bu çaresizlik kokan davranış kendi zihninin ürünü olan adamın alay etmesine bile neden olabilirdi.
“Hadisene, çağır birilerini. Onlara benden bahset. John’un nasıl tepki vereceğini düşünsene… Ah, adamın gözlerindeki kaygıyı şimdiden görebiliyorum.”
Jim Moriarty’nin bakışlarındaki saldırgan ışıltıya kayıtsız kalamayan Sherlock Holmes kolunu indirdi ve gözlerini tavana dikti. Bir kez daha Moriarty ile düelloyu kabul ediyordu.
Daha doğrusu kendisiyle.”
Buna benzer bir durumun Mary için kullanılması çok hoşuma gitti doğrusu. Aslında karakterin içine ışık tutulmasını ve kafasını en çok taktığı kişinin gözünden kendisini görmesini sağlıyor. HLV sahnesini bu nedenle “yerinde”, TAB’daki Moriarty varlığını “katlanılabilir” buldum. Lakin 4.Sezonda bir şaşırtmaca yapıp Eurus ile 5 dakikada yaptıkları ortaklık çok ucuzdu. Bölümü izlemeden önce Twitter’da yazmıştım, Moriarty ile “Ötekinin” yolları kesişmiş olabilir ama bölüm Moriarty’nin Sherlock ile uğraşmasını konu edinmeyecek. Öyle de oldu, Moriarty konu mankeninden başka bir şey değildi. Eurus’un ona ihtiyacı var mıydı gerçekten? Bölümde çizildiği kadarıyla hayır. Sadece maskotluk yapması için Moriarty’i kullandılar. Bu da muhteşem bir karakterin ayaklar altına alınmasından başka bir şey değildi. Damdan düşer gibi sunulan bir karakterin promosyonunu yapmak için bu kadar çaresiz kalmışlardı işte. Çok yaratıcı(!) olduğu söylenen kişilerin yaptığı çok zekice(!) bir hamle…
EURUS
Mükemmel bir konsept. Gerçekten harika bir twist. Laf çarpmıyorum, cidden öyle. Tabii sadece bir bölümde ortalığı karman çorman edecek süper güçleri olmasaydı. Eurus bir bölümün hikayesi değildi dostlar. Üzerine eğilmemiz gereken, katman katman keşfedeceğimiz, Moriarty’de olduğu gibi yüzleşme öncesinde Sherlock’u akıllıca ağına düşürecek bir karakter olmalıydı.
Yıl 2015 ya da 2016 başları. Büyük ihtimalle 2015. Bir röportajda Moff Sherlock’un 4.ve5. Sezonunun hikayelerinin hazır olduğunu söylüyor. 2 sezonluk “story arc” var yani. Peki şu an elimizde ne var? İlk kez cliffhanger içermeyen bir “sezon” finali. Nerede bu 5. Sezon hikayesi?
Ben söyleyeyim, 4’e yedirildi. Tüm sezonun aceleci tavrı tam da bu yüzden. Eurus Moriarty gibi çok büyük bir potansiyele sahipti lakin parantez açmaya vakit bulamadılar. Ve sanılanın aksine çok iyi yapımcılar olmadıkları için bu büyük yükü taşıyamadılar.
Üçüncü kardeşin olmasını bekliyorduk. Kız kardeş çıkması oldukça güzel bir detay oldu. Psikopatın teki olduğu için ailesinden koparılıp süpersonik bir tımarhaneye kapatılması da enteresan. Ancak manav filesi gibi gözenekli hikayesi size o yoğun hazzı yaşatamıyor bir türlü. Akıl sınırlarını zorlayan şeyleri biliyorsunuz, yok nasıl çıktı ya da tüm o hazırlıkları ne ara yaptı vs sormayacağım. Ancak ana karakterler üzerindeki etkisi ve tek bölümde karakter kayması yaşamalarına neden olması harika bir karakteri gerçek dışı yapmaya yetip artıyor. Ayrıca bölümün sonunda Sherlock’un ufacık sevgi göstergesinde sakinleşebilen birisinin 30 yıl bir yere kapatılmadan da bir nebze olarak düzeltilebileceği göz önüne alınırsa, yaratmaya çalıştıkları karakteri anında harcanıveriyor.
Bu dizideki olumsuz özellikler gösteren tüm karakterlerin travmatik şeyler yaşadıklarını düşünüyorum. Bunun en önemli örneği(Mofftiss’in dediğine göre baştan beri yapmaya çalıştıkları şey) Sherlock. Aynı şeyi John, Mycroft, Moriarty için de söyleyebiliriz. Özellikle çocuklukta, zayıflık olarak düşündükleri birtakım duyguları saklayıp keskinleşmelerine neden olan travmatik deneyimler yaşamışlar. Aslında tüm “kötü” karakteri kazıdığınızda çocukluklarında ilgisiz kalmış, sevilmemiş, anlaşılmamış kişiler bulursunuz. Bu yönleri gösterildiğinde genelde o karakterlere karşı bir sempati duyarız. Çünkü yanlış şeyi yapmalarına neden olan sapma noktasına sürüklenmişlerdir ve onları kimse kurtarmamıştır.
Bu nedenle Eurus’un duyulmayan yardım çığlığı içinizi kavuruyor. O sadece çok yalnız bir çocuktu ve tek istediği anlaşılmak, paylaşmak ve çoğul olabilmekti. Onu en iyi anlayabilecek kişiyi bir başkasıyla paylaşmak istemiyordu ve az önce dediğim gibi zayıf olan kişi olmak yerine zalimliği seçti.
Sherlock’un nasıl uyuşturucuya başladığını biliyor muyuz? Mycroft’a göre(ve önceki 3 sezonda görebildiğimiz üzere) Sherlock oldukça duygusal birisi. Zihninin üzerini örttüğü bir travma yaşadı, en iyi arkadaşını kaybetti. Arkadaşlık ilişkisi kurmak onun için kolay bir şey olmadı hiçbir zaman. Sherlock yalnız birisiydi, anlaşılmak istiyordu lakin etrafında kimseler yoktu. Ve zayıf birisi olmak yerine zihnini susturmayı, insanları zalimliğe varacak tavırlarla itmeyi seçti.
Sırf şu kadarcık şey bile kocaman bir potansiyeli olan hikayeyi saçmalıklar abidesine dönüştürerek harcayan Mofftiss’e lanet okumak için yeterli. Madem çıkamayacaktınız, neden bu kadar derine indiniz?
VICTOR TREVOR/REDBEARD
Bu ikisinin birleşimi TFP bölümünün en can yakıcı hususuydu. Tüm bölüm boyunca sadece bir yerde boğazım düğümlendi, küçük Sherlock’un Redbeard diye arkadaşını aradığı sahne. Sherlock’u tanıdığımız adama dönüştüren şey bu kayıptı ve öylesine tatlı bir şekilde içinizi yakıyor ki; ağlamaklı olduğuma bu kadar sevindiğim nadir şeylerden.
HLV zihin sarayı sahnesinde Redbeard diye seslendiği köpekle izlediğimiz sahnede Sherlock “şimdi onu da uyuttuklarından” bahsediyor. O zaman aklımda çizdiğim sahne Mycroft’un bir şekilde köpeğin ölümüne neden olduğu ve çok yalnız bir çocuk olan Sherlock’un bu kaybı kaldıramayıp abisine günümüze kadar uzanan bir öfke duyduğu şeklindeydi. Son durumda köpek/çocuk hikayesinde bu replik bir tutarsızlık olarak görülebilir ancak küçük Sherlock’un zihninin katlanma çabalarıyla kendini inandırdığı bir hikaye ve tıpkı T6T bölümündeki gibi, sonunu değiştirmiş.
Victor Trevor Sherlock’un üniversite aşkı olarak çiziliyor genelde ficlerde. Açıkçası karakteri bir vazo gibi kullanılmasındansa çocukluk arkadaşı olarak görmek çok daha iyi bir seçenek. Benim de aklımda birkaç Victor fikri vardı, bende kalsınlar şimdilik.
Elbette çocuğun başına gelen şeylerin detaylarında saçmalıklar var. Ancak onu da senaryo yazımındaki aceleciliğe bağlıyorum.
MYCROFT
Ah. TFP bölümünün parlayan yıldızı. Şöyle de bir sorun var, bu Mycroft bizim tanıyıp sevdiğimiz adam değil. Yine de Mark Gatiss kendi karakterine koca bir pay verirken tadımızı kaçırmamış. Her ne kadar bölümdeki Mycroft’u çok beğensem de, hikayedeki ağırlığı bu olmalı mıydı diye düşünmeden edemiyorum.
Son bölümde gelen giden Mycroft’a vurdu dikkat ettiyseniz. Ve ben bunun sebebini çözemedim. Bu adam ne yaptı size de birden bire saldırmaya karar verdiniz? Hatta toplu olarak çullandınız? Bunları bölüm boyunca Mycroft’un ne kadar kırılgan olduğunu fark etmemiz için mi serpiştirdiniz? Eğer öyleyse çok saçma bir hamleydi.
Mycroft Holmes, kardeşi Sherlock’tan bile daha duygusuz, insan ilişkileri zayıf, tam bir makine olarak tasvir edildi. Kardeşine karşı korumacı tavrı ta ilk bölümde gösterildi ancak ikilinin arasındaki ilişki göz önüne alındığında, bunu kardeşini rahatsız etmek için bile kullandığını düşündürüyordu. Özellikle TRF bölümünde Moriarty’e kardeşi hakkında detaylar vermesiyle ona kızan ve onu hain ilan edenler olmuştur. Çok daha büyük bir hata yaptı ve kız kardeşi ile Moriarty’nin bir araya gelmesini sağladı. Ancak bu sefer aynı öfke tonlarını göstermedik. Çünkü işin arka planını gördük. Mycroft plan adamı, onun için duygular gereksiz bir teferruat ve ancak sizi yolunuzdan saptırır.
Gerçekten öyle mi?
Mycroft her zaman küçük kardeşinin arkasını toplayan kişi oldu. Her zaman ona destek olduğunu ve olacağını söyleyen de aynı adamdı. Nasıl olur da duygularına beton döküp köreltmiş diyebilirsiniz böyle birisi için? Yöntemleri ideal olmayabilir, “Ice Man” denilecek noktaya gelmesine neden olan da bu. Peki neden böyle oldu dersiniz? Hem de gayet normal görünen bir aile ortamında büyümesine rağmen.
Pardon, normal mi dedim?
Küçük/Genç Sherlock’un yaşadığı travmanın etkileri üzerinde yoğunlaşıyoruz lakin Mycroft’un yaşamış olabileceği travmayı hiç düşünmüyoruz. Düşünün, Sherlock’tan 7 yaş büyük olan ve dünyayı çok daha iyi algılayabilen Mycroft küçük kız kardeşinin yaşattıklarını hiçbir zaman unutmadı. Sherlock’un bir abisi vardı ancak Mycroft’un kimsesi yoktu. Ailenin en küçüğü olmak her zaman size bir esneklik tanır. En büyük olmak ise her daim daha zordur. Siz beklenti yumağısınızdır. Sorumluluk sahibi olmak zorundasınız. Müsamaha gösterilme oranınız her zaman daha azdır. Mycroft’u düşünün şimdi, harika çocukken 6 yaş küçük kardeşi tarafından alt edilen ve evin ufaklıklarının yeteri kadar sorun yaşadığı günlerde sızlanma lüksü olmayan bir çocuk. Mycroft başarılı olmak zorunda, kendini kanıtlamalı ve her daim güçlü durmalı. Sonuç şu: “Caring is not an advantage”.
Mycroft kalbinin olmadığını söylüyor. Lakin biliyoruz ki, onun da korkuları, gösteremediği sevgisi var. Tıpkı havuzda Moriarty’e kalbinin olmadığını söyleyen Sherlock gibi. Zaten Sherlock abisinden öğreniyor bunu. Hatta şöyle bir headcanon okumuştum; ilk adı William olduğu için küçükken Billy diye sesleniliyordu ancak abisinin Mycroft gibi tuhaf bir ismi olması nedeniyle tuhaf olan Sherlock’u kullanmaya başladı. Sherlock’un hayatında Mycroft’un çok büyük etkisi olduğu için hoşuma gitmişti bu fikir. İki birader aslında çok sıkı bağlarla birbirine bağlı, o silahın Mycroft’a dönmesi ve aynı şekilde kurşunu yemeye hazır olunması, buna rağmen Sherlock’un kendini öldürmeyi düşünmesi bu bağı tekrar gösteriyor sadece.
Şöyle bir sıkıntı var, Mycroft fazla kırılgan gösterildi TFP’de. Kendisi “British Government” lakin silahtan çekiniyor. Gizli Servis’in tepesine gelene kadar onlarca ölüm görmüş olabilecek Mycroft’u kan tutacak… İnanılır gibi değil. Bu zamana kadar mükemmel zekasıyla en ince planların kurgusunu yapan ve Sherlock’tan bir adım ileride olduğunu gösteren Mycroft koca bir çaresizlik düğümü içinde kalıyor. Benim bildiğim Mycroft bu kadar yavan bir karakter değil. İşin dramatik kısmı ise canlandıran kişinin karakterin içini boşaltanlardan birisi olması.
Şunu belirteyim, Lady Smallwood gereksiz bir detay oldu. Belki açılması gereken parantezlerden biriydi ama havada kaldı.
Buraya kadar okuyabildiyseniz ne mutlu bana. Asıl cümlelerimi bundan sonrası için sakladım. Umarım şimdiye kadar sıkmamışımdır sizi.
JOHN WATSON
4.Sezonda yıkılıp yeniden yapılan karakter. En karanlık sezonda karanlığa gömülen tek kişi. Aslında John’un yolculuğu pek dikkat çekmiyor çünkü ön plandaki Sherlock’un yardımcı karakteri gibi duruyor. Kesinlikle değil. Evet, Sherlock Holmes hikayelerinde John Watson yardımcı karakterdir. Fakat BBC Sherlock’un en önemli yanlarından biri, John Watson’ı bir malzeme olarak kullanmaktan ziyade içini doldurması. Yani izlediğimiz Sherlock biraz da John’un eseri. Hem de ilk bölümden itibaren.
Hep Sherlock’un John “sayesinde” nasıl değiştiğinden bahsediyoruz. Oysa John’un Sherlock “yüzünden” ne kadar değiştiğini konuşmuyoruz. Eğer siz de 4.Sezondaki John’u tanıyamadığınızı söylüyorsanız, olayları biraz da şu açıdan değerlendirin.
Dizinin başında savaş gazisi, dağılmış vaziyetteki adamı görüyoruz. Mesleki deformasyonun yanı sıra ölüm tehlikesi atlatmış ve sonrasında yaşadığınız psikolojik bunalımlarla kendinizi sıra dışı bir adamın peşinde dolanırken buluyorsunuz. John sağlıklı bir adam değil ve cesetlerin tepesinde dikilmeye, suçluların peşinden koşmaya başlıyor. Hem de henüz tanıştığı anormal bir adamla aynı eve çıktığı günden itibaren. John normal hayata adapte olmakta zorlanıyordu ve kendisine normal olmayan koşullar sunulduğunda büyük bir rahatlama yaşadı çünkü bu bir nevi kaçıştı. Sherlock John’un psikosomatik aksamasını iyileştirmedi, ona neden olan şeylerin bastırılmasını sağladı. John’un acı çekmesine neden olan şeyleri düşünmesine gerek kalmamıştı sadece.
Sherlock ile yaşadıkları maceralarla bahsettiğim o rahatlamanın etkisiyle John yeni normalini buldu. Sherlock mükemmel gibi görünüyordu ancak kendisi gibi sorunlu birisiydi ve onun yanında John “sıkıntılı olan” olarak görülmüyordu. John’un insan ilişkileri daha sağlamdı, görgü kurallarını Sherlock’a hatırlatıyordu ve en önemlisi onu dinliyordu. Kendisi de ilgiye muhtaç olan John’un ilgi fakiri Sherlock’a bunu vermesinden daha doğal ne olabilir ki? İşte John Watson böyle anlayışlı, iyi kalpli, sevecen bir adamdı.
Hayır, John hiçbir zaman bu mükemmel adam olmadı.
John’un içindeki karanlık her geçen sezonda aldığı ağır darbelerle gün yüzüne çıktı ve biz ilk sezonda çizdiğimiz sevimli minik adam tablosundan aniden uzaklaştığımızı düşündük. John Watson Sherlock ile tanıştıktan sonra huzur dolu bir hayata başlamadı. En iğrenç cinayetlerin, adi suçluların, insanlıktan sapmaların göbeğinde buldu kendini. Gazisi olduğu savaştan farkı yok yani. Moriarty gibi bir “şeye” maruz kaldı, Sherlock’un dengesizliklerini törpülemeye çalıştı ve adamın bağımlısı olmuşken en trajik şeyi yaşadı. Siz hiç sevdiğiniz birinin ölümünü izlediniz mi? Daha doğrusu siz hiç ölü gördünüz mü(bana sorarsanız evet, otopsi tecrübem var)? Bir doktor, asker ve cinayet davaları çözen birisi için ceset görmek çarpıcı olmayabilir. Lakin o kişi sizin duygularınızı salata malzemesi yapıp kendi intiharını izlettirmişse, bu kolay kolay üstesinden gelinecek bir şey değildir.
John’a atılan en büyük kazık budur. Sherlock’un haklı gerekçeleri olabilir ama zaten kırık bir adamı tuz buz etmek çok ağır. Özellikle tüm bunların sahte olduğunu söyledikten sonra. John Sherlock’un düşüşünü izlerken içinden bir parça koptu. Ölümüyle hayatta ikinci bir darbe yaşıyorsunuz. Sonra gayet normal bir şeymiş gibi karşınıza dikiliyor bu adam. Yaralarınızı sarmaya başlamışsınız, hayatınıza birisi girmiş ve iyileşmek istiyorsunuz. Geçen sefer yapamadığınız şeyi, normalliği seçiyorsunuz ve o da ne? Anormallik Sherlock Holmes ile hayatınıza dönüyor.
Yetiyor mu, hayır. Karınızın geçmişi ile bir darbe daha yiyorsunuz. Kime, neye güveneceğinizi bilemez haldesiniz. Kendinizi suçluyorsunuz haliyle, bu kadar manyağı nasıl topladım ben diye. Cevabınız da sen de bir manyaksın aslında oluyor. John’un öfkesini gösterme şekli sesini yükseltmekten fiziksel saldırıya dönüşüyor giderek. Çünkü içindeki karanlığa çektiği setler birer birer yıkılıyor. Tüm bunlar olurken en iyi dostunuz ile karınız kanka oluyor, birden kendinizi iki manipülatörün yanında yancı gibi hissediyorsunuz. Her ikisi tarafından korunup kollanan, pamuklara sarılmaya çalışılan zayıf halka. Oysa her ikisi gibi aksiyondan, tehlikeden beslenen kişi sizsiniz ve yine tontiş konumuna itiliyorsunuz.
Tüm bunların yanında taze bir ebeveynsiniz. Belki bu çok tatlı bir süreç gibi görünebilir ancak her yeni anne-babanın duygusal bir çalkantı yaşadığı ortadadır. Üstelik hayatınızda sıradan hiçbir şey yokken. Evinin babası, bir doktor olarak hobi olarak suçlularda uğraşan ve bunu blog yazılarına döken John’un yeni normali bu döngü. Artık öncelikleri farklı, risk almak onun için lüks çünkü sorumlu olduğu bir hayat var. Peki netice ne oluyor? John Watson sıkılıyor. Hayatının çerçevesi onu bunaltıyor, aksiyon olması lazım, tehlikeli sularda yüzmesi gerekiyor. Öyle de yapıyor. John karısını gerçekten seven bir adam ama yalanlarla sarmalanıp korunması canını yeteri kadar sıkıyor. O da (o zamanlar muhteşem etkileme yeteneğiyle Eurus olduğunu bilmediğimiz) bir kadınla mesajlaşmaktan öteye geçmeyen bir ilişkimsi şey yaşıyor. John daha fazlasını istiyor çünkü gizli bir ilişkinin verdiği heyecana ihtiyacı var, arkasından dolap çevrilince Mary’nin ne kadar canının yandığını görmek istiyor, Sherlock’un gözü önünde fark ettirmeden bir şeyler yapabilmenin hazzını yaşamanın peşinde.
Yine de John vicdan sahibi birisi. Ve lanet derecesinde sadık bir adam. O ilişkimsi şeyi bitirmek istiyor ancak heyecan dalgasının (ve Eurus’un) tuzağına düşüyor. Mary ile konuşmayı denediğinde acaba ne diyecekti diye düşündünüz mü hiç? Kendisine bir mektup bırakıp terk eden kadının peşine gitmiş birisi ama ona karşı o eski bağlılığı duymuyor. Yani “bu evliliği bitirelim, benim için hiçbir şey ifade etmiyorsun” ya da “çok pişmanım, beni affet. Tülaaay, geri döön!” uç noktalarında olmayacağı kesin. Bence John Mary’den üstü kapalı bir yardım talebinde bulunacaktı. Hata yaptığımı biliyorum, düşüyorum Mary. Beni kurtar… Ama buna fırsatı olmadı ve karısı kollarında ölürken John Watson vicdan tokmağıyla dövüldü. Bu iki oluyordu, en çok değer verdiği kişileri kurtarmaya yetişememişti ve hayatın bedenlerinden çekilip gidişini izlemişti. Üstelik geçen sefer yaşadığı şeylerin bir daha başına gelmeyeceğine kendini inandırmışken.
Yok efendim John nasıl olur da Sherlock’u suçlarmış… Elbette onu suçlayacaktı, Mary kurtulsun diye “Davanı ben alıyorum” diyen, psikopatın birinin kafasına sıkan adam “Londra’ya dön kanka, ben halledicem onu” dediği için tüm bunlar yaşanmadı mı? Tamam, Mary kurşunun önüne atladı lakin Sherlock’un hesap hatası tetiğin çekilmesine neden oldu. Olaya dümdüz bakınca John’un ruhunu yakan şeyin sorumlusu olarak Sherlock’u görmesi normal. Bu da John Watson’ın içindeki katranın sızmaya başladığını görmemizi sağlıyor. John acısını yoğun bir öfkeyle yaşıyor, bu nedenle bebeğini başkalarına emanet ediyor hatta. Ona her baktığında vicdan azabından paramparça olacağı için, kendi suçluluğunu her şeyden ve herkesten kaçarak kapatıyor. Sherlock’un hata yaptığını ancak tüm olanlardan sorumlu olmadığını bilecek noktaya gelene kadar öfke katranlarını akıtması gerek. Adamı kendinden uzak tutmasının bir nedeni de bu bence.
Yine de bu pek mümkün olmuyor. Yani vicdan azabından geberen tek kişi o değil. Sherlock’un taşımakta pek becerikli olmadığı duygusal yükler altında ne kadar ezildiğini görüyoruz. Sherlock John sayesinde duyguları keşfediyor, John ise Sherlock yüzünden birtakım duygularla üzerini örttüğü karanlık tarafına gömülüyor. Sezon boyunca davranışlarıyla karşı tarafın canını yakmaya çalışan, öfke kontrolünü sağlayamayarak şiddete döken, mekanik düşünce akışına kapılan bir John Watson gördük. John’un yardıma, birilerine tutunmaya ihtiyacı var. Ve o kişi, daha doğrusu şey, zihninin ürünü olan ölü karısının halüsinasyonu.
Şu noktaya değinmek istiyorum, John’un geçmişi hakkında ne biliyoruz. Birkaç detay. Çocukluğu, ailesi, mesleki tercihinin gelişim aşamaları, geçmiş ilişkileri koca bir boşluk. Yukarıda değindiğim sorunların kaynağını tam olarak bilmiyoruz. Sherlock’u keşfettik ama John hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Alkolik kız kardeşinin eşcinsel olmasından başka bir detay yok ailesiyle ilgili. Benim gördüğüm kadarıyla John hiç de kolay olmayan bir çocukluk geçirdi ve yaptığı tercihler bunalımlı aile hayatından kaçıştı. Harry’nin alkol problemi olduğundan bahsedildi ancak John’un kaç yıldır elinden içki kadehini düşürmediği üzerinde pek durulmadı. John Mary’nin hayaline “Ben senin düşündüğün gibi bir adam değilim, öyle olmak istedim ama başaramadım” derken daha önce tanık olduğu hatalara kendisinin de düştüğünü ima ettiğini düşündürdü bana. Kontrolünü kaybediyordu John ve ne Mary, ne Sherlock bunun önüne geçebilmişti.
TLD’de berbat durumdaki Sherlock’u benzeten John bu işte. Duvardan duvara çarpılan, ruhu yara bere içinde kalan bir adam. Sherlock’a acımadan vurduğunda amacı onu kendine getirmekti aslında, “Sen kendine ne yapıyorsun lanet olası adam?” diyordu bir nevi. Kendini kaybetti ve sonrasında da bundan büyük bir pişmanlık duydu. Yukarıda dediğim gibi, makul noktaya ulaşmak için bu öfke katranlarını akıtması gerekiyordu.
TFP bölümünde John Watson yoktu. Onun gibi görünen bir adam vardı lakin John değildi o. “Bugün biz birer askeriz” cümlesinin içini doldurabildiğini sanmıyorum. Sherlock’un John ile Mycroft arasında bırakılmasında Mycroft’un harika bir sunumu vardı ancak John çok yavandı. Mycroft’un abi-kardeş duygu yoğunluğunu yaşattığı bir gerçek lakin John’un “en iyi arkadaş” olarak vazgeçilmezliğini sergileyemedi. Buna gerek var mıydı ki diyebilirsiniz. Sherlock ve John işte. Holmes ve Watson. Anlatmaya gerek mi var… Eğer aranıza Titanic’i batıracak bir buzdağı girmişse evet, var. Bir de bakıyoruz ki, John yine yem olarak kullanılmış ve Sherlock onu kurtarmak için koşturuyor. TBB, TGG, ASiB(ki kendi marifeti bu), TRF, TEH yetmemiş gibi… Birisinin sizin için önemli olduğunu onun hayatını kurtarmak için çabalamanızdan göstermeye çalışıyorsanız, o kişinin ne kadar özel olduğunu nasıl aksettirmeyi düşünüyorsunuz? Yani bu yeterli mi sizce? John Sherlock’un kendisi için ne kadar önemli olduğunu dile getirdi. Evet, Sherlock da yaptı bunu. Lakin bunu sözel olarak ifade ettiremeyen ve “John’u kurtaran Sherlock” davranışına fazlasıyla yüklenen senaristler aralarındaki derin bağı sıradanlaştırmaktan kurtulamadılar.
En sonunda Sherlock ile davaları çözmeye dönen John Watson ilk sezondaki noktada olduğunu söyleyebilir miyiz? Mofftiss aslında başa döndüklerini, daha doğrusu yeni bir başlangıç noktasına ulaştıklarını söylüyor. Hayır, ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Bu bir “sonsuza kadar mutlu” noktası da değil. Çünkü karakterler her ne kadar gülümserken ve heyecanla dava peşinde koşarken görülse de aralarındaki derin yarıkların dolduğunu düşünmüyorum. John 221B’ye döndü mü, hayır. Tam olarak iyileşemediler ve bu bizden esirgendi. Çünkü acilen sezonun bitirilmesi gerekiyordu.
Son olarak şunu söyleyim, John’un yolculuğu 4.Sezonda keskin bir viraja girdi ve biraz savruldu. Bu yazıda birkaç yüzyıl önce okuduğunuz üzere, winrar dosyası halindeki kişisel gelişim hikayesiyle beceriksizce son dakikada ödev yetiştirmeye çalışır gibi yazılmış sezonun kurbanlarından biri de John Watson oldu.
VE SHERLOCK HOLMES
Esas adama gelebildik sonunda. İlk sezonda Sherlock içini parçalayacak deseydiniz, ciğerime benzin döküp sote yapacağını tahmin edemezdim tabii… TRF sonunda Sherlock’u daha çok anlamaya yönelik incelediğimi söyleyebilirim. Onu bir dedektif olarak değil de, eski bir bağımlı, kendine sosyopat diyen adam olarak ele almaya başladım. Çünkü davalar zaten ince düşünülmüş şeylerdi, mükemmel sunumları vardı. Çeyrek asırlık ömrümde sivri zekalı çok dedektif gördüm. Bulmacayı çözme konusunda yeterince iyiydiler. Sherlock Holmes gibi kilit bir karakteri nasıl sunacağınız bulmacayı çözmek kadar önemlidir, bu nedenle BBC Sherlock’un sırtında ağır bir yük vardı hep. Geldiğimiz noktada bu sunuma karşı karmaşık duygular besliyorum.
Mofftiss’in röportajlarına bakınca çok beğendiğim bir çizgiyi hedeflediklerini görüyoruz. Sherlock’un geri planını anlatmak. Böylece bu onlarca örneğini izlediğimiz dedektiflerinden ne farkı olduğunu anlayacaktık. O yüzden işin duygusal boyutunun işlenmesi çok istediğim bir şeydi. Lakin her şeyin sebze çorbasına döneceğini bilseydim, 3-5 dava çözün bitirin diziyi derdim ta en başında. İlk iki sezon ile son iki sezon arasında ciddi bir anlayış farkı var. Sezonlar arasında nesiller yetişmesinden dolayı bu ton farkları yama gibi belli oluyor. Yani bazı şeyler iyi niyetli olarak hazırlansa da, mayası tutmuyor.
4.Sezonda nasıl bir Sherlock izledik? Birileri için kendini feda etmekten gına getirmiş, adımları çaresizlik kokan, mağduriyetler arası sürüklenen ve duygularının Full HD gösterildiği adam. Tamam, Sherlock’u keşfediyor olmamız çok güzel ama niye frenleri tutmayan kamyon gibi damar drama dalıyorsunuz kardeşim?
Çünkü, acelemiz var. İşte bu taktik hatası böylesi güzel bir karakteri yıpratırken efsane bir diziye de potansiyel finali getirdi.
ASiP Sherlock ile TPF Sherlock arasında yılların katamayacağı bir olgunluk farkı var. Sherlock Holmes yetişkin bir adamın bedenine hapsolmuş bir çocuk. Bu gerçek değişmiyor. Lakin yaşadıkları sonrasında kendine dair çok şey keşfediyor ve aslında o zamana kadar doğal bir süreçte öğrenmiş olması gerekiyordu bunları. Sherlock “iyi bir adam” olmayı öğreniyor. İçindeki duygusal çocuğun üzerini örterek yaşamış hep. O örtüyü John kaldırıyor. Ve Sherlock’un zihnindeki yolların bazıları kalbinden geçiyor(aslında duyguların kalple hiçbir ilgisinin olmadığını düşünürsek, bu cümle çok ucuz bir benzetme oluyor ama nys). Daha doğrusu o yollar tekrardan açılıyor. İlk sezondan beri kendini başka bir adama dönüştürmüş ve öyle kalmaya çalışan bir adamı izliyoruz. Yani Sherlock birden bire insanları önemseyen birine dönüşmedi. Etrafından ona gerçekten çok kıymet veren bir avuç insan var. Onları koruma kollama güdüsünü her zaman gösterdi. Hatta onlar için “ölmeyi” göze aldı. Bundan büyük fedakarlık var mı?
Tamam, Sherlock değer verdiği kişiler için büyük adımlar atmayı göze alabilen bir adam. İyi de bunu uç noktalara taşımanın anlamı ne? Düğün planlama neyse ne, Magnussen’i alnının çatından vurmak nedir?! Sırf John’un dikkatini çekeyim diye canlı cesede dönmek nasıl bir fikirdir yahu? Bunlar sağlıklı olmayan kararlar. Yani Sherlock insanileşiyor ancak bunu da normal şartlarda yaşamıyor. Kısacası, zaten sorunlu olan bir adam farklı tonlarda o sorunları yaşamaya devam ediyor. John da Sherlock’a iyi gelmesine rağmen onu iyileştirmiyor.
Tüm bu hususlar ele alındığında, Mofftiss her şeyi düzeltmiş olmak yerine bozmuş oluyorlar. Çünkü Sherlock’un ve John’un yapmış oldukları hatalı davranışları içinde bulundukları sorunlu ruhsal durumlarla açıklarsak mantıklı görülmesine rağmen, bu insanların toparlanabilmesi için herhangi bir adım atılmadığını da kabul etmiş oluyoruz. Böylece izleyici kitlesi yanlışı yaşayan iki kahramanı özümsemiş oluyor ve onların yönünü doğru olarak kabul ediyor. Yok, aslında bu tarz problemleri yok her ikisinin de denilirse sağlıklı bireylerin yapmayacağı bu tutarsız davranışları açıklayacak hiçbir şey bulamıyoruz. Demeye çalıştığım şey şu, psikolojik hasat yaparken ne ektiğinizi bilmeli, ona göre biçmelisiniz. O bölümde verilecek şu tarz bir tepki yazayım derseniz, bir birey olarak karakteri o yönde olgunlaştırmanız gerekir. Ve ne sunmayı amaçladığınızı iyi düşünmelisiniz.
Sherlock’un işi ölülerle muhatap olmayı gerektiriyor. Tıpkı John gibi, o da cesetlerden etkilenecek birisi değil. Hatta cesetlerden hoşlanıyor bile diyebiliriz. Ölümün ardındaki sır perdesiyle ona meydan okuyan cesetten daha iyi ne olabilir? Lakin ölüm fikri Sherlock’a cazip gelmiyor. Hayatının hiçbir döneminde intihar fikrinin aklından geçmediğini söyleme lüksümüz yok. Şöyle de bir durum var, eğer ölümü bir amaca hizmet edecekse, onu göze alabiliyor. Kendini feda etmeye çok çabuk hazır hale geliyor. Ve bu sadece kendi hayatından vazgeçme şeklinde olmuyor her zaman. 3. Sezon Sherlock’u sırf bir “seçim” yapıldığı için “kenara çekilmeyi” seçmiş bir adam. Sonunda “bir söz” vermeye kadar gidiyor iş. Hiçbir şeyi ve hiç kimseyi önemsemeyen adamın saplantılı şekilde koruyucu melek rolünü üstlenmesini nasıl açıklayabiliriz ki?
Sherlock’un sevgiye ihtiyacı var. Bu zamana kadar bu boşluğu aile bireyleri dahil kimse dolduramamış. Çünkü ona yaklaşan herkes cümle içinde kullanmasa da “ucube” demiş bir şekilde. Zaten kalın duvarlarla etrafını çevrelemiş birisi, ona ulaşmak için çabalamanız gerekiyor. John ona bir adım atıyor ve Sherlock’un buna karşılığı üç adım oluyor. 4 Sezon sonunda çabalayan tek kişinin o olduğunu gördüm. Kimse inanmasa da, Sherlock Holmes herkes için kendini yırtan tek karakter. Bunun karşılığı olarak daha kırık dökük birisine dönüşüyor. Bu noktada “hissetmenin” verdiği zararlardan korkup kabuğuna tekrardan çekilebilirdi. Ancak TFP son sahnesiyle öyle olmadığını, aksine sevginin farklı tonlarının kendisini daha da güçlendirdiğini gördük.
Sherlock en iyi dostunun ailesini korumak için hayatını ortaya koyuyor. Çocuklarıyla gururlanıyor. Dostunun karısı ve arkadaşı olan kadının ölümüne sebep olduğu fikriyle eziliyor, John’un yanında olmaya çalışıyor kendince ama onu (tekrardan) kaybediyor. Cehennemi yaşıyor Sherlock, sadece John için. Hayatının derinliklerinden büyük bir dram çıkıp geliyor, John’u kurtarmaya dönüyor olay. Kardeşlerinin arasında kalıyor ve her ikisinden de vazgeçmiyor. Sherlock sevgisini en koyusundan yaşıyor.
Şimdi bu adama “makine” diyebilir miyiz?
Şimdi şu noktaya gelmek istiyorum. Tüm yazı boyunca “odadaki fil” gibi duran hususu binlerce kelime sonrasında açmak istedim. Çünkü herkesin durumunu konuşmadan dalmayı doğru bulmadım. Hemen öncesinde kendi bakış açımı yazacağım, böylece ele alırken daha rahat ifade edeceğim kanısındayım.
Oldum olası iç bayan tatlılıktaki romantizmden uzak durmayı tercih ettim. Ara sıra fluff havalarının esmesine katlanırım lakin tercihim işin mantık çerçevesinden çok çıkmaması yönünde. Aşkın kimyasal reaksiyonlardan ibaret ve fazla abartıldığını, güçlü bağlarla sağlamlaşmış sevginin aşktan çok daha derin olduğunu düşünüyorum. Aşk denilen şeyin ifade edilme şeklinin daha “görsel” ve “işitsel” şekillere ihtiyacı varken kısa bir zamanda sönmeyecek sevginin ifade edilmesi için bir şeyleri fark ettirmeye çalışmanıza gerek yoktur, zira doğal bir süreç içinde gerçekleşir bu. Ufak tefek şeylerin bile büyük anlamı vardır. Aşk alevdir, yakar ama sönebilir. Sevgi ise kordur, ısıtmaya devam eder.
BBC Sherlock’a başlama sebebim asla karakterler arasındaki romantizm ihtimali olmadı. Sherlock’un konusu aşk olmamalıydı hiçbir zaman. Ki olmadı da. Eğer yazının bu noktasına kadar gelebildiyseniz, bu dizi için bir üst paragrafta yazdığım sevgiyi uzun uzun anlattığımı fark etmişsinizdir. Lakin bunlar benim beklentilerimin ürünü değildi, yazının hiçbir yerinde “şöyle olsaydı” demedim. Bize sunulanları yorumlamaya çalışıyorum ve bunu da ayaklarım yere basarak yapmaya çalışıyorum.
“Sherlock John’u seviyor”. Şu cümle sizi rahatsız ediyorsa, sizde bir sorun var demektir. Benim kısa(!) yazımda söylediklerim dışında, her bir sahneyi çözümleyen insanların işaret ettikleri de sizi ikna etmiyorsa, sevgi anlayışınız koca bir hiçten ibaret. “Yoo, yok öyle bir şey. Bak, öpüşüp koklaşmadılar bile” dediyseniz, beyniniz iki bacağınız arasında olduğu içindir.
“Sherlock John’u seviyor”. Hem de çok. Hani o hayran videolarında bir araya getirilen ufak tefek anlar var ya, bir gülümseme ya da ufacık dokunuş… Ya da meşhur sarılma sahnesi… Her biri sevmeyi baştan öğrenen adamın kendini ifade şekli. Kalbinin olmadığını iddia eden, bir makine olarak görülen adamın geldiği noktaya bir bakın. Sherlock o kor ile ısınıyor. Sherlock çabalıyor. Çünkü “sevgi neydi, sevgi emekti”.
Belki de bu durumu en iyi bu replikle anlatabiliriz. Asya İlyas’a aşık olmuştur ama Cemşit’i sever.
Fark ettiyseniz, birbirlerine aşıklar demedim. Çünkü bu durum gerçeği yansıtmıyor. Bence John Mary’e aşık oldu. TRF sonrası eksik kalan parçaları onunla doldurdu. Ve bazı şeyler Mary ile daha kolaydı, çünkü o bir kadındı. Dizinin en başından beri John Sherlock ile birlikte olmadıklarını, eşcinsel olmadığını ifade edip duruyor. Oysa homofobik değil. Yani bu fikir onu “tiksindirmiyor”, aksine gayet normal kabul ediyor. Ancak kendini belli bir şekilde kodlamış, öyle davranmak zorunda.
Sherlock başlığındayım ancak John’a döneceğim. Nasıl bir aile ortamında yetiştiğini bilmediğimizi söylemiştim. Eşcinsel bir kız kardeşi var ve alkol sorunları yaşıyor. John’a bir bakın, bir doktor ve asker. Ne kadar muntazam bir çocuk. Bu tercihlerin bir kaçış olabileceğini yazmıştım. Belki de John belli bir kişi olmamaya zorladı kendini.
Sherlock’un önceden herhangi bir romantik ilişkisi olup olmadığını bilmiyoruz. Ama John’un onlarca başarısız ilişkisini gördük. En başarılısı Mary ile olan evliliği. Ve o kadın da tehlike bağımlısı, bir manipülatör, sivri zekalı bir eski ajan. HLV bölümünde hoş olmayan bir şekilde “keşke siz ikiniz evlenseydiniz!” dediği adama ne kadar benzediğini ifade etti. John belli özelliklerini gördüğü için Mary’i seçti. Sherlock’un dediği gibi, “You chose her”. Yine de tam olarak tatmin eden bir evlilik olmadığı aşikar değil mi? Sizce neden?
John’un en büyük Adlock shipperı olması sinirlerime horon teptirdi açıkçası. Sherlock ile Irene Adler arasında hiçbir şey olmadığını söyleyemem. Aksine, Sherlock “The Woman’dan” çok etkilendi. Ancak bu etkileşim “Brainy is the new sexy” ile gayet güzel açıklanıyor. Sherlock ile Irene flörtten öteye geçmeyecek kişiler. Onların sihri bu, kinayeli flört. Hiçbir derinliği yok.
Lakin John bunu öyle yorumlamıyor. Çünkü “You see, but you do not observe”. John Sherlock’un attığı ufak adımları fark edemeyecek birisi mi sizce? Hayır. Ama 4.Sezonla koca bir inkar modundayız. Sağanak yağışın altında sırılsıklam ıslanırken “Güneş ne kadar güzel ısıtıyor” demek ki bu. Hele yapılan birtakım açıklamalarda “bazı şeylerin abartıldığı” imalarının yapılması, açık açık aklımızla dalga geçmektir.
Şu soruyu sorun lütfen, “Şimdi sen Sherlock ve John gay sevgililerdi mi diyorsun?!” Hayır. Her ikisinin de erkekleri arzuladığını söyleme lüksüne sahip değiliz, haddimiz de değil. Ya da birbirlerini bedenen çılgınca arzuladıklarını düşünmek küçük kirli zihinlerin ürünü olabilir sadece. Herkesle fiziksel şeyler yaşayabilirsiniz ancak duygusal şeyleri özel kişilerle yaşarsınız. Ve bu özel kişilerle fiziksel şeyler yaşamak bir ayrıcalıktır.
Bu nedenle ekranda tutku dolu anlar görmeyi hiç istemedim. Öncelikle ikisinin birbirleri için ne kadar özel olduklarını anladıklarını görmem gerekiyordu. Ve hayır, bu olmadı. Çünkü bu sezonda John Watson “yıkılıp yeniden yapılmak” ile meşguldü. Bize bu zamana kadar bir resim çizildi ve 4.Sezonda o resim tamamlanmadan bir kenara konuldu, bir başka resim çizilmeye başlandı. Şimdi de gelip “O çizdiğimizi bırakın şimdi, önemli olan bu ikincisi” deniliyor. 6 yıllık birikimin üzeri örtülüp “aslında öyle şey yok” deniliyor. Bunun adı da “life changing events”. Hadi canım.
Şimdi bazıları “Ya sen ne anlatıyorsun, ACD canonuna bir bak bakalım eşcinsellik var mı?” diyecektir kendinden emin şekilde. Canlarım benim, ACD Eurus gibi bir karakter yazmadı. Ama ona “Vaay, ne muhteşem bir fikir!” diyebiliyorsunuz. Hem de damdan düşer gibi sunulmasına rağmen. Oysa 19.yy’da sunabileceğiniz en eşcinsel alt metini okuyoruz yıllarca. 21.yy’dan yorumladığınızda dümdüz görünecek şeyleri irdelediğinizde bazı şeyler çok net anlaşılabiliyor. 100 yıldan uzun zamandır orada olan şeyi geçelim, 6 yıldır verilen pasları gelişine vurup gol atılmasını beklemekten daha doğal ne olabilir?
Dizide alıntısı yapılan Oscar Wilde,ACD ile aynı dönemde Dorian Gray’in Portresi adlı eşcinsel ögeler barındıran bir roman yazdı. Kendisi de açıkça eşcinselliğini yaşadığı için 2 yıl kürek mahkumiyeti aldı. Günümüzde yaşadığımız coğrafyada henüz kabullenilmeyen eşcinsellik, oralarda 50-60 yıl öncesine kadar suç kabul ediliyordu(Çoğunuz The Imitation Game filmini izlemiştir, neyin nasıl olduğunu bilirsiniz). Şimdi çıkıp ACD Holmes ile Watson arasında bir eşcinsel ilişki yazmadı diyebilmenizi yavan buluyorum. Oscar Wilde’a desteğini gösteren Doyle’dan bahsediyoruz bu arada. Onu da nereden çıkardın derseniz, araştırıyorum kardeşlerim. Dümdüz Johnlock shipleyip geçmiyorum. ACD bir tercih yaptı derken bazı seslerin yükselmemesi için John Watson karakterinin hayatına bir kadın sokmasından bahsediyordum. Ve bunu sürdürmeyi denemiyor bile. Umarım anlatabilmişimdir.
Acaba senaristler eşcinsellikten korktular mı? Bunu sorarken gülesim geldi, zira yapımcılardan biri açık açık eşcinsel olan ve bununla haklı bir gurur yaşan birisi. Diğeri ise bir nevi Sherlock Holmes uyarlaması olan kertenkele dedektif Vastra ve Jenny ikilisini yazmış adam. Bunu da daha genç bir izleyici kitlesi olan dizide yapıyor…
Buradaki hata şu, yıllarca biriken şeyleri karşı cins çekimine yığmış olsalardı, finalde o ateşli sevişmeyi (ya da imasını) görmemiz neredeyse kesindi. Öyle kaç dizi gördük. Niye ne olduklarını anlamadığımız iki adamla bırakıldık ortada? Ne yapalım şimdi, göremeyeceğimiz günlerde akla mantığa uygun davranıp birbirlerini “görebildiklerini” mi hayal edelim? Yoksa her ikisinin de kişilik bozukluğu yaşayarak artık onları tanıdığımız kişiler olmadıklarını mı düşünelim? Her ikisinde de külahtan düşmüş dondurmanın yere sıvanması gibi bir görüntü beliriyor aklımda. Kabullenemiyorum.
Laf uzuyor ama ben daha fazla uzatmadan son başlığa geçiyorum.
MOFFTISS
Boyları devrilsin. Televizyonun en harika ürününü boynu bükük bırakanlara diyecek başka söz bulamıyorum.
Steven Moffat’in gözümdeki nadir artılarından birisi,Sherlock’u Doctor Who’dan daha iyi yazmasıydı. Öyleydi gerçekten, özellikle ilk 2 sezonla aynı dönemde yayınlanan Doctor Who sezonlarını kıyaslarsak. 3.Sezon büyük beklentilerin bebeğiydi, üstelik DW 50. Yıl ve rejenerasyon bölümünün üzerine gelmişti. Yine alnının akıyla çıktı Moff(sayılır yani). 4. Sezon ise 3 yıl aradan sonra, Doctor Who’nun olmadığı bir yılın ardından gelen ve beklentilerin Himalayalarında gezen bir sezondu. Lakin dönem ödevini son geceye bırakmış öğrenci misali, emek sarf edildiği açıkça belli olan fakat özensiz bir sezon konuldu önümüze. Her şey bir kenara bırakılırsa, karşılanmayan beklentilerin dile gelmesi birilerinin boynunu büküp oturmasına neden olması gerekirken malum kişiler pişkinlikte doktora yaptılar. Ne mi oldu, o çok parlak dizi dibi gördü. Birileri de çıkmış diyor ki, daha diziyi bırakmaya niyetimiz yok. Yazmak istiyoruz. He canım. Onu işi batırmadan önce düşünecektin. Kredin yüksek diye patronlardan sezon onayı kaparım diyorsun da, o kadar emin olma istersen.
T6T sonrası şöyle bir tivit atmıştım: “Bu dizide hakkı yenen kişiler: Mark Gatiss, Mary Watson, John Watson, MARK GATISS”. Gatiss şahane bir senarist. Yalnız sınırlı süresi olan bölümlerde hikaye aşamalarını doğru ayarlayamıyor. Bu nedenle hikayeleri kağıt üzerinde oldukça iyi olmasına rağmen ekranda kimilerine tam bir tatmin yaşatmıyor. Ayrıca kendine has bir kalemi var, Moff ile kıyaslama hatasına düşen at gözlüklüler bir türlü Gatiss’i anlamayı beceremediler. Aksini iddia edeceksiniz ama T6T dava bakımından TLD bölümüne tur bindirir. Çünkü TLD’de amaç asla Culverton Smith olmadı. Peki bize nasıl sunuldu bu adam? Sezonun şeytani kötüsü, yeni bir Magnussen… İzleyince dondurma kabından çıkan dolma trajedisini yaşattı. Bölüm kötüydü demiyorum, aksine muhteşemdi. Lakin dava olarak T6T kadar detaylı, esprili bir bölüm değildi. O sebeple Mark Gatiss karalanırken Steven Moffat’in pehlivan misali yağlanmasını kabullenemiyorum…
Kaç Moff draması izlediniz? Şimdiye kadar 3 tanesini izledim. Her birinde diğerinden alınma şeyler gördüm. Hani bazen ufak tefek alışverişler olur, sonuçta yazan aynı kişidir. Ancak tekrara düşmek, yaratıcılığın tükendiğinin göstergesidir. Eğer gerçekten orijinal bir Moff draması görmek istiyorsanız, çok güzel bir uyarlama olan Jekyll dizisini izleyin. 2007 yapımı ve başrolde James Nesbitt döktürüyor.
Başyapıtlarınız sayılacak iki dizide büyük parçaların montelenmesi ise çaresizlik kokan hareketlerdir. 2015’te Heaven Sent gibi bir ekran efsanesini yazan adamın tarikatını kurasınız geliyor, yıl oluyor 2017 ve bu ilahi bölümün çakması gibi bir bölümle Sherlock’un finalini izliyorsunuz. Sinirden çıldırmayalım da ne yapalım?
Can Yücel’in bir sözü vardır: “Bana şiirlerinde küfür etme diyorlar usulsüz; lan bu kadar o..ç…nu nasıl anlatayım küfürsüz?”
Demem o ki; her iki dizi de sizin için önemliyse, bir adamın elinden çıkan rezalete sessiz kalmak mümkün değil. “Yea, o kadar da benzemiyor bee” diyen varsa, andırması bile her iki diziye hakarettir, kaldı ki bunların yaptığı arkadaşının ödevini çekmek gibi bir şey oluyor.
Neden böyle oldu ya her şey? Çok güzel giderken nasıl battı bu dizi?
Çünkü Mofftiss’in planları bozuldu ve sonrasında toparlayamayacak kadar aciz hale geldiler. 3 yıl gibi bir süre varken bu kadar beceriksizlik yapmaları nasıl bir yapımcılıktır?
-Benedict Cumberbatch ve Martin Freeman çekimden çekime koşuyor. Adamları yakalamak zor.
-Sezon çekimleri başlamadan önce (benim favori çiftlerimden) Martin Freeman ve Amanda Abbington ayrıldı(diziden daha dramatik). Buna rağmen John ile Mary rollerinin hakkını fazlasıyla verdiler.
-Benedict Cumberbatch ikinci kez baba olacak ve ailesiyle daha çok vakit geçirmek istediğini söyledi. 40 yaşında ve kariyerinin zirvesinde, daha seçici olmayı kendine hak olarak görüyor.
-Geçen gün okuduğuma göre, Cumberbatch ve Freeman arasında soğuk rüzgarlar esiyor ve ikili profesyonel olmanın dışında birlikte takılmıyor. Birlikte çalışmaya pek hevesli görünmüyorlar.
Siz çok daha gençken, bu yazının başlarında yazdığım bir şey vardı: 4.ve5. sezonun hikayeleri yedirildi ve apar topar bir şeyler ortaya çıktı. Mofftiss çaresizdi, Mofftiss bocalamıştı ve Mofftiss düşüşü engelleyemedi. Yukarıda yazdıklarımın bunda payı var mı, tartışılır. Lakin o “möhteşem” senaristler sıvamaktan öteye geçemediler. Her ne olursa olsun, sizin izleyicilere karşı bir sorumluluğunuz var. Bunun gereğini yapamadıysanız, sonuçlarına katlanırsınız. İzleyiciler size borçlu değil, karnınızı doyuran onlar. Patron biziz ve hiçbir senarist yediği kaba tükürmemelidir. Bu sezonla herkesi kendilerine güldürdüler ama gelin görün ki, yiğitliğe b.k sürdürmemek için “biz hâlâ on numarayız” havalarında geziyorlar. Yazık. Televizyon dünyası için çok yazık.
SON OLARAK…
Sherlock 4. Sezon vaatlerini yerine getirmeyen, kendi başına ele alındığında iyi bir televizyon işi olarak görülebilecek fakat dizinin geneline bakıldığında başarısız bir sezon olarak tarihe geçti. Sezon başlamadan önce söylediğim gibi, Sherlock 5.Sezon gelmeyecek. Ara sıra tekli bölümler gelebilir, kırk yılda bir. Genel bir sezon hikayesi olmayacak. Yani Sherlock “dizisi” böyle bitti. Ne yazık ki.
Her şeye rağmen, dizide emeği geçen herkese teşekkürler. Bu kadar laf sokmamın tek nedeni, bu tarihe kadar muhteşem bir dizi yaratmış insanların “fena olmayan” iş çıkarmalarını kabullenemeyişimdendir.
Bu uzun yazıyı okuyabilen herkesi tebrik eder, hayatlarından bir kesitini bana ayırdıkları için teşekkür ederim. Varsa hatalarım, affola.
When I realized I had a facility for humor, I latched on to it, and it gave me confidence and I built my personality around it. So I subconsciously made myself become the funny one so that would be my label rather than the ginger one or the red-faced one.
Yine ben merhabaa. Efsane bir sezon izledik senin albüm kapağın harikaydı ve KatrinDepp te harikalar yaratmış gördün mü?
Çok büyük ayıp ettim, değil mi? Tumblr kullanmıyordum, bugün Moff’un ayrılığına ilişkin bir şeyler yazmak için girince gördüm. Kusura bakma. :(9. sezon kesinlikle modern serinin en iyisiydi. Beklediğim DW buydu yani. Moff giderken de böyle efsanevi bir sezon çıkaracaktır, bundan eminim.Emin olduğum bir şey de KatrinDepp çalışmalarının kalitesi. :)
Dingildeyen Zamanzingo @yerliwhovian - Tumblr Blog | Tumgag