Nedir ki hayatı bunca değerli kılan? Ses mi, söz mü, eylemsellik mi, doğrudan hakka açık bir biçimde hukuka riayet mi? Yolun, yordam ve anlamın bütünüyle insani müştereklerin kesişmesine imkan bırakılmayan bir zeminde nedir hayat sahiden neye delalettir bu kadar kesintisiz yaşatılan? Bir normatif bahsi söz konusu edilemeyecek olan yeni ülkede en son var edilmiş yirmi sekiz mayıs seçimleri sonrasındaki tablonun, bu hayat istemini tamamen açık bir biçimde yerle bir ettiği muhakkaktır. Düzen ve onu var eden temsili suretlerin bir istikamette hep birlikte var ettikleri şey o biricik kılınan hayatlarımızı aynı potalara dahil edip, hep aynı istikamette zehir etmeyi amaç edinir, Henüz oyunun birinci perdesinde ve daha beş yıla yakın zaman diliminde oluşturulabilecek olan dehşet dolu yönelimin kim – ne şekilde farkındadır? Hayatın ehven olandan alıkonulması bir yana, uyaranların kırmızı çizgileri alelade ayağa kaldıran sistem aparatlarının kesintisiz güncellendiği, sıradana ait olan hakkın / hukukun daraltıldığı bir zeminde hayatın ederi hiç kılınır, sahi ama sahiden!
Her durumda yaşamsal olanın önüne biriktirilen setlerle aralıksız güncellenen kuşatma hal ve istemiyle birlikte o biricikliği alaşağı etmek Türkiye şartlarında standarda bağlanır. Bir istikametin dönüşümünü mutlak ve kalıcı zorbalıktan yana kurabilmesinin utanç verici ola gelen hallerinde biricik olan, herkese özgün kılınan hayat istemi yerle bir edilir bir odakla berhava. Önemini var eden duruş, tahayyül ve sorguların imkansıza koşulduğu bir yerdeki o aralıksız fasit döngünün sunduğu her şey derin, kalıcı bir uçurumu var eder. Kimin yası tutulabilir? Kimin sözüne ehemmiyet gösterilebilir, kurban mı fail mi? Demokrasi bahsini bir deneysellik içerisinde zorla eksilten, adı anılmaz kılan bir cüretin karşısında hakikat her neyi kapsar ki? Duraksamış, artık yarınından ümidini kese duran insanların birlikteliği olarak anılan gündelik yaşamda, ya kavga dövüş, ya belirgin bir sinizmin etrafında birike duran / yoğunlaştırılan bir hayat mefhumu mütemadiyen tüketilirken heder edilene dair her neyi biliyoruz, sahi ama sahiden!
Yeni Yaşam Gazetesinden aktaralım: “Riha’da kendisini polis olarak tanıtan kişilerce başına çuval geçirilerek yaklaşık 11 saat işkence göre yurttaş yaşadıklarını anlattı: Vücuduma elektrik verip, mezar kazdılar.
Riha’da polislerin ajanlık dayatmasını kabul etmeyen 24 yaşındaki Mazlum Çelik, başına çuval geçirilerek kaçırıldıktan sonra götürüldüğü bir mağarada 11 saat işkenceye maruz bırakıldı.
Haliliye ilçesinde bulunan Kapaklı Pasajı’nda elektronik ürünler satan 3 çocuk babası Çelik, 14 Temmuz tarihinde kendilerini “TEM polisi” olarak tanıtan kişilerce kafasına çuval geçirilerek kaçırıldı. Nerede olduğu bilinmeyen bir mağarada işkenceye maruz bırakılan, mezarı kazılarak ölümle tehdit edildi.
MA’dan Emrullah Acar’ın haberine göre Çelik’e doktor tarafından verilen darp raporunda, şu bulgulara yer verildi: “Boyun sağ bölgesinde 3 tane çizik. Sırt orta kısmında morluk. Sol omuzunda morluk. Sağ sol her iki bilekte çizik, kızarıklık. Sağ sol her iki alt bacak ön orta kesimde morluk şişlik, sol üst bacak ön yüzde morluk. Sağ Gluteal bölgenin bacak ile birleştiği bölgede 3 tane sopa izi. Her iki gluteal bölgede iç kısma doğru yarıdan fazla morluk mevcut.”
İşkenceye maruz bırakılan Çelik bir hafta önce Urfa Emniyet Müdürlüğü TEM Şubesi’nden hakkında şikayet olduğu gerekçesiyle ifadeye çağrıldığını belirten Çelik, “Aynı gün ifade vermeye gittim ve çıktım. Benim orada numaramı aldılar ve ‘seni arayacağız’ dediler. Aradan 2 gün geçti ve bir numara aradı, ‘bundan böyle kendileri ile çalışacağımı’ söylediler. Bende kabul etmedim ve tepki gösterdim” diye aktardı.
14 Temmuz’da öğle saatlerinde Karaköprü ilçesi Maşuk-Ataşehir Caddesi’nde yanına yanaşan bir araçtan inen 3 kişi tarafından kafasına çuval geçirilerek kaçırıldığını kaydeden Çelik, yaşadıklarını şöyle anlattı:
“Beni zorla araca bindirdi. Beni nerede olduğunu bilmediğim bir mağaraya götürdüler. Önce iki kişi benimle Kürtçe konuşarak, ‘örgüt’ ile bir bağlantım olup olmadığını sordular. Ben de olmadığını söyledim. Ben her yok dediğimde, daha fazla vurmaya başladılar. Elektrik ile işkence ettiler. Mağaranın içinde bir mezar kazdılar ve onlar ile çalışmazsam, beni o mezara koyacaklarını söylediler. Bunu söyleyenler beni gömmeleri hallinde kimsenin benim cesedimi dahi bulamayacağını, hakim savcı herkesin kendilerine bağlı olduğunu, kendilerinin devlet olduğunu söylediler. Sayıları kalabalık oldu. Bana hortumlar ile vurmaya başladılar. Aralıklarla elimi kelepçeledikten sonra elektrik vermeye devam ettiler. Aralarından birine ‘başkan’ diyorlardı. O başkan dedikleri kişi ‘kafasına sıkın konuşturmayın’ diyordu. Başkan dedikleri kişi, ‘Senin kafana sıktıktan sonra yanına bir not bırakırız. Hainlerin sonu bu olur diye yazarız’ dedi.
‘Gerilla kıyafeti giydiririz, infaz ederiz’
Hatta ‘iki polise gerilla kıyafeti giydirir, yanında fotoğraf çektiririz’ diyordu. Topluma örgütün beni öldürdüğünü anlatmanın kolay olduğunu, her türlü kurguyu yapabileceklerini söylediler. Ben ne sorsalar ses çıkarmadım. Öğle saat 12.00 gibi beni alıkoydular gece saat 23.00’e kadar işkenceler sürdü. Beni gece bıraktılar ve şikayetçi olmam durumunda yine alacaklarını ve kafama mermi sıkacaklarını söylediler. Bana ‘bir hafta dinlen, yine seninle görüşeceğiz’ dediler.”
Alıkonulduğu yere yakın bir yerde serbest bırakıldığında yarı baygın halde olduğunu dile getiren Çelik, “Bıraktıklarından sonra yarım saat baygın halde kaldım, kendime gelince zar zor eve gidebildim. Sabaha kadar dinlendim, dün de hastaneden darp raporu aldıktan sonra şikayetçi olmak için babamla ilk önce Haliliye’de bulunan Şehitlik Karakolu’na gittim, ancak şikayetimi almadılar. Karakolda bulunanalar ‘bunlar TEM, kimse bunlar ile başa çıkamaz, bizi karıştırmayın’ dediler. Biz de Karaköprü’de bulunan Emniyet Müdürlüğü’ne gittik, orada da aynı cevabı aldık. Şikayetimizi almadılar ve savcılığa gitmemiz gerektiğini söylediler. İki karakolda da TEM’i savundular” diye konuştu.
Maruz kaldığı işkenceye karşı kentte bulunan hukuk örgütlerine hukuki destek başvurusunda bulunacağını ve söz konusu kişiler hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunacağını belirten Çelik, “Bundan sonra gereken neyse yapacağım. Bana işkence edenlerin bulunup, hak ettikleri cezayı almaları için elimden geleni yapacağım. Kimseden korkmuyorum. İşkence cezasız kalmamalı” dedi.
İşkenceye maruz bırakılan Çelik, İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) Riha şubelerine başvurarak, hukuki destek talebinde bulundu. Çelik, ayrıca bugün Urfa Adliyesi’ne giderek, söz konusu kişiler hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunacak.”
Nedir ki hayatı bunca değerli, önemli kılan diye sual ediyoruz. Ederken de aslında olan bitenin, var edilmiş, dönüşümü sağlama alınmış olagelen yerin her nasıl bir cendereyi tam ve eksiksiz bina ettiğini gördüğümüz bir zemine uyanıyoruz. Hayatın ehemmiyetinin her nasıl bile isteye işkencelerden geçirerek sınırlandırıldığı Riha’da 24 yaşındaki Mazlum Çelik’e yapılanlardan dahi anlaşılabilir, anlamlandırılabilir. Bütünüyle kendisine devlet diye çıkagelen personel / yapı ve çetelerin doğrudan var ettikleri şeyin adıyla sanıyla bir tahakküm hamlesi olduğu açıktır. Cerahatle, cürümle, duraksamadan var edilmiş olagelen nice kötülükle hep kasıtla, hep ama her dem facianın eşiğine terk edilen hayatlarıyla tüm o insanların varlıklarına saldırarak bir yaşam idesi suskunlaştırılmak istenir. Cerahatin var ettiği boyunduruğa teslim olanlar-olmayanlar diye ayrıştırarak bir biçimde hayatın ehveni tastamam dümdüz yerle bir edilir. Kim kimi nasıl koruyacaktır! Bunca açık bir biçimde ol işkencenin yapıldığı, tehdidin aralıksız cana kasıtla birlikte yinelendiği bir zeminde şu yerin Kürd sorunu hep mi başa dönecektir? Bütünüyle geçmişi yaralarla, yıkımlarla dolu konulmuş Mezopotamya halklarının daha da çekeceği mi kalmıştır, nedir ki hayatı bu kadar kinle boğdurmaya sebep aramak. Kim, nasıl koruyacaktır sıradan insanları, nasıl.
“Gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması talebiyle her hafta Galatasaray Meydanı’na toplanan Cumartesi Anneleri/İnsanları, eylemlerinin 956’ncısını gerçekleştirir. Anayasa Mahkemesi’nin kararının verdiği “ihlal” kararına rağmen 16 haftadır Cumartesi Anneleri meydandan vazgeçmedi. İstiklal Caddesi’nde bulunan İstanbul Barosu önünde kitle ablukaya alınarak, yürümeleri engellendi. Eylemciler zafer işaretleriyle ablukaya tepki gösterdi. 24 insan gözaltına alındı.” Ajanslara düşen haberin tamamlayıcı bilgisini de Mezopotamya Ajansından aktaralım:
Cumartesi Anneleri/İnsanlarının eylemine katılan ve ablukaya alınan baro başkanları ve hak savunucuları, 956’ncı haftaya dönük polis müdahalesine ilişkin İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nde açıklama yaptı. Açıklamada, “Galatasaray bizim, Galatasaray hepimizin, vazgeçmiyoruz” pankartı açıldı.
Açıklamayı İHD Kayıplar Komisyonu üyesi Faruk Eren okudu. 28 yıldır, kayıplarının akıbetini öğrenmek için mücadele ettiklerinin kaydeden Eren, hakikati ve adaleti talep ettiklerini vurguladı. 28 yıldır kayıpların bulunması ve faillerin yargılanması talebinde bulunduklarını belirten Eren, “28 yıldır, ‘Artık bu topraklarda hiç kimse kaybedilmesin, artık hiçbir aile bu acıyı yaşamasın’ diyoruz. Kayıplarımızla buluşma mekanımız olan ve zaman içinde bir hafıza mekanına dönüşen Galatasaray Meydanı’ndaki barışçıl buluşmalarımız, 25 Ağustos 2018’den bu yana hukuka aykırı olarak yasaklanıyor. Bu tarihten itibaren Galatasaray Meydanı abluka altında ve bütün topluma yasaklanmış durumda. İktidar hukuk dışı tutumunda ısrar ediyor” diye konuştu.
Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulması gerektiğinin altını çizen Eren, “Biz hukuku, Anayasa’yı ve AYM kararlarını hatırlattıkça baskının dozu artırılıyor. Sesimiz duyulmasın diye bizi yalnızlaştırmaya çalışıyorlar. Hukuku yok sayan bu keyfiyete karşı, ülkenin dört bir yanından gelen Baro Başkanları hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak adına bugün bize eşlik ediyorlar. 956’ıncı haftamızda Baro Başkanları ile birlikte demokratik değerlere, hukukun üstünlüğüne ve insan haklarına saygı çağrısında bulunuyoruz” ifadelerine yer verdi.
‘BASKILARA SON VERİN’ ÇAĞRISI
Eren son olarak, “Defalarca dile getirdiğimiz üzere 28 yıldır haklı ve meşru olduğundan emin olarak sürdürdüğümüz hakikat ve adalet mücadelemizden, kayıplarımızın bulunmasını istemekten ve kayıplarımızla buluşma mekanımız olan Galatasaray’dan vazgeçmeyeceğiz” diye belirtti.
Barolar olarak en önemli görevlerinin ve sorumluluklarının insan haklarını savunmak olduğunu belirten Amed Barosu Başkanı Nahit Eren, “Bir insan hakları eylemi olan ve ifade özgürlüğüyle özdeşleşmiş olan bu toplantı, gösteri hakkı engelleniyor” diyerek, AYM kararının uygulanması gerektiğini vurguladı. “Beyoğlu Kaymakamlığı kendisini AYM’nin üstünde görüyor” diyen Eren, bu tür hukuksuzlukların 40 yıldır sürdüğüne dikkat çekti. Baro başkanları olarak Cumartesi Anneleri’nin yanında olduklarını vurgulayan Eren, eylemdeki hak ihlallerini raporlayacaklarını kaydetti.
Adalet Bakanlığı’na seslenen Eren, “Hukukun üstünlüğüne ve yargıda verilen karara saygıdan bahsediyorsunuz. İnsan haklarına saygı gösterin ve yargı kararlarına uyun. Uymadığınız sürece hukuktan bahsetmeye hakkını yok” çağrısında bulundu. Eren, “Bu onurlu eylemi sürdürmek ve onlara destek olmak için ileride de burada olmayı planlıyoruz” diyerek, destek sunmaya devam edeceklerini belirtti.
‘MÜCADELEDE VARDIK, VAROLACAĞIZ’
İzmir Barosu Başkanı Sefa Yılmaz, hak arama mücadelesinin 28 yıldır sürdüğünü hatırlatarak, “Devletin öncelikli görevi yurttaşlarının yaşam hakkını gözetmesidir. Bu eylemi yapan yurttaşlarımız kaybettikleri canların peşindeler. Devlete görevini hatırlatma peşindeler. Bugün burada ve daha önce yapılan tüm eylemler fikir ve düşünce özgürlüğüyle ilgili eylemlerdir. Özellikle son süreçte bizleri, halk savunucularını, baroları, sivil toplum kuruluşlarını baskı altına almak, sözünü söylemeyi engellemek ve vazgeçirmek istiyorlar. Vazgeçilecek mi? Asla. Bugüne kadar bu mücadelenin içinde vardık, olamaya da devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.
‘ANNELERİN TALEBİ MEŞRUDUR’
Türkiye’de temel hak ve özgürlüklerin uygulanmadığını söyleyen Êlih Barosu Başkanı Erkan Şenses, iktidarın hoşuna giden eylemelere izin verdiğini, hoşuna gitmeyen eylemlere izin vermediğini kaydetti. Beyoğlu Kaymakamlığı’nın yetkisini kötüye kullandığını belirten Şenses, “Cumartesi Anneleri’nin talebi haklı ve meşrudur. Bu taleplerin yanında durmaya devam edeceğiz” dedi.
Hukuksuzluğa karşı itirazda bulunduklarını fakat vazgeçiremediklerini söyleyen Mûş Barosu Başkanı Kadir Karaçelik, Bu ülkedeki en barışçıl etkinlik olan kayıp yakınlarının yüzleşme çağrılarına kulak verilmeli. Cumartesi annelerinin yanında olduğumuzu ifade etmek istiyorum” dedi.
Eylemde keyfi muamelenin yanı sıra işkence de uygulandığını belirten Wan Barosu Başkanı Sinan Özaraz da, AYM’nin verdiği kararı idare mahkemelerinin “keyfi” olarak engelleyemeyeceğini kaydetti. Bu keyfi uygulamalardan vazgeçilmesi gerektiğini vurgulayan Özaraz, “Bundan sonraki süreçte bu keyfi uygulamaları ve hukuksuz tutumun takipçisi olacağımızı ve Cumartesi Annelerinin yanında olacağımızı belirtmek istiyorum” diye belirtti.”
Hukuki olanın lağvedilip yerine ikame edilmiş kural tanımazlığın her neye tekabül ettiğini son kertede doğrudan bildiren bir eylemsellik ile Cumartesi Anneleri, İnsanları haksız kılınmak isteniyor. Toplumsal devinimini şiddetle var eden bir siyasetin, yargıyı kaile almadığını, dahası kendi varlığını da tescilleyen, bir biçimde olur veren kurumun kararını da hiç addettiği bir yerde meşum h.zengin nam kolluğun çeteleşmiş şiddetiyle, aralıksız gözaltı kararlarıyla, duraksamayan direnmeyen insanlara dahi ters kelepçeden, kendilerini takip eden gazetecileri de kapsayan bir işkence erimini sürekli kılarak hakkın üstü çiziliyor. Devlet, kamunun hakkını savunmak bir yana, kendisinden görmediklerine hakkı da hukuku da yok addederek her hafta başka bir çeperden yıldırıyı var ediyor. Tüm o terör kisvesinin aslında nasıl da devlet eliyle biçimlendirilen, sorgusuz, sualsiz varlığına çabalanan bir mesele olduğu bir kere daha kayıplarının akıbetini soranlara uygulananlarla belirgin kılınıyor. Hukukun, adalet makamının, barolar birliğinin, avukatların, insan hakları savunucularının, kayıp yakını insanların, hesap vermesini bekledikleri devletin ol kestirmeden hesap diye var ettiği şey daha kalıcı derin yaraları imal etmek oluyor. Diyet isteminin tükenmediği, biat etmeyene hakkın verilmediği, daha yakın geçmişte bizzat o baş efendinin ağırladığı insanlara sorgusuz sualsiz hakkın teslim olunmadığı yerde hayat zaten başlı başına eksiktir. Hayata değerinin zamanında verilmediği zemindeki her günün bir kere daha cehennemî olana dönüşümü, rehin kılınması hakikattir. İyi midir böyle, daha nereye kadar!
Hayatı değerli kılan şeylerin yekten çürümeye terk edildiği bir zeminde sorgusuz, sualsiz bir yıkım gündelikliğin sınırlarından çoktan girmiştir. Dönüşümünü mutlak zorbalık hali ve istemini savunarak var edebilen, Türkiye halklarının yarısından onay alamamış olanın verdiği istikamet, bir yeni yüzyılı değil tastamam bitmemiş olagelen dünün yüzyıllık hal ve serüveninin tekrarını ihtiva eder. Hem sosyolojik hem ekonomik bir darboğazın varlığı aralıksız güncelliği hem de artık zıvanadan çıkmış olagelen bir tehdit mekanizmasının ta kendisinden mülhem yönetim anlayışında hayatın mutlak biricikliği tarumar ediliyor. Gemi su almış, geleceği karanlıkmış, yarının neleri getireceği muammaymış gibi pek çok evrenin aşıldığı, göz ardı edildiği bir zeminde hayatı değerli kılan her şey tarumar ediliyor öyle ya da böyle. Bir menzili, toprak parçasından ev, sahiden yaşanan bir yer kılabilen o hal ve ihtimallerin çöp kılındığı bir zeminde her ne anlatırsak anlatalım, yaşayanların var ettiği, sınandığı her evre her şeyi gözler önüne seriyor artık. İstemsiz değil, bile isteye bir katran karanlığında hiçbirimiz için en ufak bir ehveni barındırmayan bir sarmal güncelliğe kavuşturuluyor. Bunca badirenin ortasında hayatın anlamını sahiden unutmadan yola devam edebilecek mi şu ülkenin sıradanları meselemizdir. Gidişatın her neyi, her ne şekilde kötücüllük dolu bir istikameti bütünleştirdiği gözler önündeyken sahi fark edilebilecek midir, hayatı biricik kılan meseller. Ona sahip çıkabilecek midir sıradan insan meselemizdir. Sorgular mıydınız....
Misak TUNÇBOYACI – İstan’2023
Görsel: Sıradan, 2018 – 2021 – Okan PULAT – Hiçbir Şey Olmadığında